Utku Gökerküçük: Futbol, Türkiye’de televizyon yayıncılığının bugüne uzanan yolculuğuna eşlik eden önemli bir aktör olarak dikkat çekiyor şüphesiz. Sizce futbol diye bir kavram olmasaydı, bugünkü gibi televizyon izlemek belli bir ücrete tabi hâle bürünebilir miydi? Ya da televizyona dair ne değişirdi?

Alparslan Nas: Bunu belirlemek esasında oldukça zor, ancak şöyle bir zihin egzersizi yapabiliriz. Futbol olgusunun ve onun televizyonla geliştirdiği evrilen ilişkisinin, esasında daha büyük ve genel bir toplumsal çerçevede düşünülmesi gerektiği kanısındayım; Adorno’nun tabiriyle bir “kültür endüstrisi” kapsamında. Toplumu meydana getiren kitlelerle televizyon arasında gündelik ancak yaşamsal bir bağ mevcut ve televizyon sadece keyif veren ya da zaman geçirten bir meşgale olmaktan ziyade esasında tam olarak da bünyesinde farklı iktidar ilişkilerinin çatışmalarını ve ideoloji temsillerini barındıran görsel bir alan. Televizyonun zenginliği ise farklı iktidar çatışmalarını barındırmasından da öte, temel bir algı teorisinden (reception theory) yola çıkacak olursak, iki farklı izleyicinin aynı görseli izlerken farklı anlamlar algılayabilme ihtimalinden ileri geliyor. Televizyon bu açıdan, homojen ve stabil deneyimleri içermeyen, tam aksine çok algılı, hibrid, farklı hazlı ve çok sesli bir görsel alan ve bu açıdan tam olarak da bir karnaval ortamı. Futbol ile alakalı onlarca farklı yorumun, söylemin ortaya çıkması da bundan. Ancak kültür endüstrisi diye adlandırdığımız olgunun içerisinde sadece futbol mevcut değil; bugün Digiturk ve D-Smart gibi platformlar belirli bir ücret karşılığında müşterilerine futbol’dan çok farklı seyir imkânları sunuyorlar; güncel filmler, yabancı diziler, NBA müsabakaları, erotik yayınlar, Amerikan televizyon şovları ilk etapta aklıma gelenler. Ayrıca çanak anten devrinin neredeyse son bulmaya yüz tuttuğunu ve içinde futbol müsabakaları olmaksızın belirli kanal paketlerini tüketmek isteyen kimselerin bu platformlara abone olduklarını da unutmamak gerekir. Dolayısıyla, futbol izleme eyleminin ticari bir ürün (commodity) haline gelmesinin, genel olarak televizyonun sağladığı görsel alanın ticarilesmesiyle benzer bir süreçten geçtiğini düşünüyorum ancak futbol ticarileşmeseydi de bu sefer farklı “commodity”ler üzerinden TV görselliği kesinlikle ticarileşirdi diye tahmin ediyorum.
Utku: Erol Aksoy’un Cine 5’i, oyunu evin içinde dahi satın alınabilir bir şekle sokarak daha önce hiç olmamış bir pratik vaat etmişti futbolseverlere. Futbolun popüler kültürle olan yakınlaşmasında Cine 5 ve Erol Aksoy’un önemli bir payı olduğundan söz edebilir miyiz?
Alparslan: Tam tersini düşünüyorum. Elbette Erol Aksoy’un girişimi bir milat teşkil ediyor ancak Cine 5 ile başlayan ve “oyunu evin içinde dahi satın alınabilir” kılan bu ilişki, tüketim ilişkilerinde oyunu “satın alamayanlar” ve “satın alabilenler” şeklinde bir ikilik yaratmıştır şüphesiz. Bu noktada “popüler kültür” sözünden ne anladığımız önemli; toplumsal bütün içerisindeki çoğunluğun geleneksel gündelik yaşam pratikleri, hisleri, düşünceleri mi (mass culture), yoksa gündelik yaşama referansla kültür endüstrisinin bir metası olarak ortaya çıkan entelektüel veya sanatsal bir elitizm mi? Ben burada popüler kültür sözü üzerinde öne çıkan bu karşıt ikilikten birincisini alıyorum. Bu bağlamda Cine 5’in varlığı ise popüler kültür’den kopuşa işaret ediyor çünkü bir “commodity” haline gelen futbol, elinde onu tüketmek için belirli bir ekonomik güç olmayan kitlelere kapanmış oluyor. O dönem çocukluğumdan hatırlıyorum, evde bir yandan Cine 5’in o şifreli futbol ekranına pek de birşey anlamadan bakardım, diğer yandan açık olan radyo o buğulu görüntüye eşlik ederdi. İşte belki de benim gibi milyonlarca insanın, şifrenin arkasından şöyle böyle çözmeye çalıştığı o futbol maçı görüntüsü esnasında oluşan durum, tam olarak bir trajedidir ve sonradan kabullenilmiş bir çaresiz olarak evrilen bir hissiyatla bütünleşir TV seyircisinde. Yalnız bu trajedi için insanlar sokaklara dökülüp isyan etmek yerine, o çaresizliği kabullenip gelir skalasında bir üst merdivene tırmanma mücadelesini sürdürürlerdi ki o şifreyi kirabilsinler. Dolayısıyla Cine 5 girişimi bir elitizme işaret eder yalnız bir farkla; doğal, değişmez olmayan ve ulaşılabilen bir elitizme; herkesin bir gün erişme hazzını yaşayabileceği bir elitizme. Bu haliyle, Cine 5’in oldukça paradoksal bir şekilde popüler kültüre kazandırdığı şu: Futbol izleyicisine tüketimden ileri gelen bir haz yaşatması. Kapitalizmin insan yaşantısında yeni hazlar yaratma becerisini bu noktada çok açık bir şekilde görüyoruz.
Utku: 7.2 milyon $ lık ilk ihaleden 321 milyon $ lık son ihaleye uzanan süreç sizce oynanan futbolun bir değer artımına mı işaret, futbolun endüstriyel dönüşümüne mi işaret, yoksa futbolu artık daha mı çok seviyoruz? Bu neye işaret?
Alparslan: Bu durumun, futbolu daha çok sevdiğimizden ziyade, futbolla seyirci arasında varlığını gösteren kapital-bağımlı ilişkinin toplumsal alanda normalleşmesi ve daha geniş kitlelere yayılmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda önemli iki etken var; birincisi az önce değindiğim kapitalizmin yeni hazlar yaratması meselesi. Bu gerçekten olumlu bir şey; haz noktasında insanlara yeni ihtimaller sunan bir gelişme. Dolayısıyla futbolun değerinin artması seyir hazzı meselesiyle yakından alakalı; futbol seyircisi bu hazzın peşinden koşuyor. Haftasonları maç izlemek için eşe dosta her hafta ziyarete gitmekten veya cafelerde, barlarda vakit geçirmekten sıkılıp, haftasonu kendi evinde bir maç keyfi yaşamak isteyen ve bunun için yayıncı kuruluş abonesi olmak için can atan insanların bu arzularıyla geçen 20 seneye yakın bir süreden bahsediyoruz. Giderek değerlenen bir futbol olgusu, onun bir tüketim cazibesi haline gelip milyonların hayalini suslemesiyle izah edilebilir. İkinci etken ise, Türkiye toplumun genel gelir dağılımıyla alakalı daha geniş bir resim. Bugün çeşitli araştırmalarda toplumda ekonomik “orta sınıf” olarak anılan kesmin, Turkiye’nin neo-liberal ekomik düzene entegrasyonuyla sayıca azaldığını ve üst-orta sınıfta yoğunlaşmalar gözlemlendiği ifade ediliyor. Bu anlamda neo-liberal entegrasyonun, futbolun daha geniş kitlelerce tüketimine yol verdiğini söyleyebiliriz. Ancak şu da unutulmamalı ki üst-orta sınıfta olduğu kadar alt-orta sınıfta da yoğunlaşma söz konusu ve futbolu tüketme eylemi her ne kadar sayıca artıyor gibi gözükse de halen daha çok sayıda futbol seyircisi, toplumsal bir “ihtiyaç” halini alan futbol seyri noktasında mahrum. Ancak bu kimseler içinse farklı tüketim alanları mevcut, cafeler, barlar, klasik tabiriyle kahvehaneler yayıncı kuruluşa abone olmayı tercih etmeyen veya edemeyen futbol seyircisi için alternatif bir “sosyalleşme” alanı açıyor. Bu tüketim merkezleri futbol endüstrisinin genişlediği alanları göstermesi açısından oldukça önemli.
Utku: Bugün maç yayınlarının yanında özet görüntülerinin de tekelleştirilmesiyle, yayıncı kuruluşun oyunu “sahiplenmesi” anlamında eline daha çok koz geçti. Sizce kirli kabul edilen futbolun “temizlenmesi” sürecinde yayıncı kuruluşa bir öncü rolü atfetmek ne kadar doğru?
Alparslan: Bir kere “temiz futbol” olgusunun ortaya çıkışı, özet görüntülerin dahi tekelleşmesi ve son yayın ihalesinin rakamı düşünüldüğünde hiç de tesadüf değil. “Fair play” sözü son 15 yılda dünya futbolunun fazlasıyla meşgul olduğu bir kavram, özellikle son 10 yılda futbolda saha içi ve dışı ırkçılığa karşı bazı girişimleri de gözlemliyoruz. Turkiye’deki futbol endüstrisine baktığımızda ise, kimi zaman pozisyonunu dünyadaki bu gelişmelere referans vererek meşrulaştıran ancak kendi içerisinde oldukça ciddi bir kapitalist sömürü dinamiğine işaret eden bir “temiz futbol” söylemi ile karşılaşmaktayız. Daha önce belirttiğim gibi, futbol bir ihtiyaç maddesi konumunda, ve bir seyircinin müsabaka seyrinden alacağı muhtemel haz ile arasına kapital-bağımlı bir ilişki söz konusu. Yeni hazlar üreten futbol seyretme eyleminin ticari bir ürün haline gelmesi durumu, diğer yandan seyirci üzerinde tahakküm kuran bir yöne evrildi; öyle ki, ancak ve ancak paran varsa bu oyunun içindesin. İnternet üzerinden korsan maç yayını yapan siteleri önlemek için Blogger’a erişimin kapatılması başlı başına süregelen bir şiddetin sembolik formuna işaret ediyor aslında. Bireyin, yalnızca “tüketici” olmak kaydıyla bir parçası olabildiği futbol oyunu, toplumsal hiyerarşileri göstermesi ve yeniden üretmesi açısından, tam olarak da bu sembolik şiddetin merkezinde konumlanmış durumda. İşte tam bundan dolayıdır ki, yayıncı kuruluşun diline pelesenk olan “temiz futbol” ile birlikte gelen “futbolun marka degeri” söylemi, bu sembolik şiddetin görünmezliğini sağlıyor.
Bu iktidar odağının diğer ayağı ise esasında milliyetçi bir duruşu gözler önüne seriyor çünkü “temiz futbol” ve “marka değeri” söylemlerinin arkasındaki ısrarlı iddia su; “Türk futbolu Avrupa standartlarına kavuşabilsin, çok daha iyi bir yere gelsin, bir dünya markası olsun.” Tam da bu noktada, bu coğrafyanın 200 yıldır süregelen belki de en temel meselesi olan “Batı’nin peşinden koşma” motifi vücut buluyor. Yani, geç modernleşme meselesi ve onun beraberinde getirdiği “Batı bizden önde” söylemi, futbolun tüketimini özendirmek ve var olan sembolik şiddeti gizlemek için araçsallaşıyor. Sonuç olarak futbolun “temizliği” meselesi sadece bir “mit”ten ibaret; arka planı bahsettiğim kendini sürekli yeniden üreten kapitalist iktidar ilişkileriyle yoğun anlamlarla örülü. Bu süreçte, seyirci salt bir “mutlak tüketici” konumunda pozisyon alırken; yayıncı kuruluş, kulüplerin bugün artık borsada yer alan kapitalist teşekkülleri, toplumsal alanda alt-orta sınıfa hitap eden sosyalleşme alanlarıyla sermayenin sürekli dolaşımının sağlandığı, devasa bir endüstriyel futbol resmi karşımıza çıkıyor.
Utku: Doğru olanı da himayesi altına alan yayıncı tekel kuruluşun tasfiye etmeye çalıştığı “ötekileşmiş” Telegol, var olanı biraz da marjinalize ederek düzenin o kadar da “temiz” olmadığını mı hatırlatıyor yoksa kirliliğe biraz da kendisi mi katkı yapıyor sizce?
Alparslan: Daha önce konuyla alakalı yazımda da belirttiğim gibi, Telegol’un önemi, futbolun “marka değeri” umrunda olmayan bu dışlanmış popüler kültür ile empati kurabilmesinden ileri geliyor. Ancak şunu da unutmamak gerekir; bugün Ligtv’de maçını seyredip, bitiminde Telegol’u açan da çok sayıda futbol seyircisi olduğunu tahmin ediyorum. Beğenen beğenmeyen herkes Telegol’u bir şekilde seyrediyor ve daha önce bahsettiğim gibi Telegol, izleyicide farklı algıların ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. Telegol’un bu denli takip edilmesinin ve hakkında onlarca yorum yapılmasının sebebi ise bu programın, alışılagelmiş bir futbol programından öte, bir gösteriye dönüşümünden kaynaklanıyor. Ve bu gösteri esnasında Telegol yorumcuları, çatışmaktan, kavga etmekten ve polemik yaratmaktan imtina etmeyen bir tavır takınıyor. Bu bağlamda yoğunlaştıkları argümanlar elbette sorunlu ve “kirliliği” yeniden üretir cinsten. Örneğin ben, bir futbol seyircisi olarak her maçın ardından hakemlerin masaya yatırılıp baştan sona sorgulanmasını doğru bulmuyorum. Yine üst üste iki yenilgi alan bir teknik direktörün koltuğunun yorumcular tarafından sallanmasını da. Veya bu futbol sezonunda rastladığımız gibi, en alakasız zamanlarda Arda Turan’ın özel hayatının gündeme getirilip didik didik edilmesi ve yerden yere vurulması da futbol yorumculuğu açısından pek üretken bir davranış değil. Ancak şunu görmek lazım; Telegol bunları yaptıkça kendine bir iktidar alanı açtı ve futbol söylem habitusunda zirveye tırmanmayı başardı. Mesela Adnan Polat’a karşı girişilen yoğun ve hakaretamiz eleştiriler karşılığında Galatasaray kulübü karşı bir deklerasyon yayınladı, o dönem Galatasaray AŞ genel müdürlüğü yapan Adnan Sezgin yayına bağlanıp iddialara açıklık getirme zorunluluğu hissetti, ve hatta sonrasında Galatasaray başkanlık seçim süreci boyunca camianın önde gelen isimlerinden İnan Kıraç canlı yayına bağlanıp nasıl bir başkan istediğini anlattı. Bu süreçte Ligtv, Mustafa Denizli ve Markus Merk ile maçın teknik ve taktik analizini yaparken Telegol kitlelerin nabzını tutma misyonu üstleniyordu ve muhtemelen İnan Kıraç gibi bir duayen, Ligtv’ye bağlanmak yerine Telegol’e bağlanıp Galatasaraylılara, şimdiki başkan Ünal Aysal’ı işaret etmeyi tercih ediyordu. Kaldı ki daha geçtiğimiz günlerce başkanlığa seçilen Ünal Aysal’ın, katıldığı ilk televizyon programı Telegol’dü ve Serhat Ulueren’in sorularını yanıtladı.
Kirlilik temizlik meselesine gelince, şöyle düşünmek gerekir; gerek kirlilik gerekse temizlik futbolda beraberce olan birşey. Günümüzde futbolla oldukça hayatı bir bağlantı kuran ve holiganizmin kıyısında dolaşan yığınla taraftarın olduğu bir ortamda, futbolun kirli yanını görmezden gelmek mümkün değil. Daha iki hafta önce Beşiktaş’ın Bursaspor’la oynayacağı maç iptal edildi çünkü Bursaspor taraftarı deyimi yerindeyse Beşiktaş takım otobüsünü şehre “sokmadı”. Taraftarların bir müsabakayı oynatmama gücünün olduğu bir futbol ortamından bahsediyoruz. Bu durum tahmin edilebileceği üzere Ligtv’nin fazlasıyla canını sıktı çünkü maçın iptal edilmesi var olan stabil tüketim ilişkilerine karşı da bir darbeydi. Bu olay, futbolun kirli bir tarafı olarak nitelendirilebilir ancak taraftarın iktidarını göstermesi açısından da paradoksal şekilde olumlu bir hadise olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.
Bu noktada bir başka örnekten bahsedeceğim, Diyarbakırspor örneğinden, çünkü kirlilik – temizlik gibi olgular sabit ve değişmez değil, tam aksine toplumsal algılar tarafından şekillenen ve tüketim ilişkileriyle kol kola giden durumlar. Geçtiğimiz senelerde Diyarbakırspor’a kimi deplasman maçlarından yapılan “terörist” tezahuratları tam olarak da ırkçı performansları işaret ediyordu, ancak hiçkimse çıkıp da “fair play” ve “marka değeri” adına bu duruma tavır koymadı çünkü kitlelerin milliyetçi refleksleri bu muhtemel tavrın önünde engeldi. Öte yandan, Diyarbakırspor’un kapitalist market ilişkilerinde pek de bir yeri yoktu, dolayısıyla bu takımın düşüp yerine bir başkasının Süper Lig’e yükselmesi, toplumun milliyetçi reflekslerini karşına alma pahasına bir mücadeleye girişmekten ziyade, pek de önemsenecek bir durum değildi. Bu noktada futbol, milliyetçilikten beslenen oldukça kirli bir yüzünü göstermişti ancak pek az kişi olayı bu şekilde vererek “temiz futbol” çağrısı yapmayı tercih etti.
           
Yine geçtiğimiz senelerde Telegol, “eşcinsel hakem” dosyası açtı ve eşcinselliğini açıkladıktan sonra maçlara atanmayarak mağdur edilen Halil İbrahim Dinçdağ’ı canlı yayında ağırladı. Yayın boyunca yorumcuların “Yazık”, “Allah onu da böyle yaratmış”, “Allah acil şifalar versin”, “Eşcinsellik bir anomalidir”, “Hiç hoşlandığın futbolcu oldu mu” şeklinde homofobik tepkileri söyleşiye eşlik etti. Ne var ki süregiden bu homofobik ortam hiçbir şekilde “kirlilik” olarak algılanmadı; “kirli” olan eşcinsel hakem idi ve federasyon kendisine maç vermeyerek ortalığı “temizlemişti” çünkü eşcinsel hakem rakip takım futbolcusundan hoşlanıp ona bedavadan bir penaltı bile verebilirdi! Eşcinselliği çarmıha geren bir temizlik algısı esasında başlıbaşına kirlilikle dolu bir söylem alanı oluşturuyordu. Bu bağlamda, Telegol’un “kirliliğe” katkıda bulunduğu aşikar; ancak bu “kirlilik”in ne olduğunu toplumsal, cinsel, milliyetçi birtakım reflekslerin belirlediğini de unutmamak gerekir ve kirlilik Telegol’e özgü değil, futbol söylemi her neredeyse oradadır. Öte yandan Ligtv’ye bakacak olursak; daha da önemli olan, “temiz futbol” mitini yaratıp ardında var olan şiddetin sembolik formlarının yeniden üretilmesi meselesidir ve bu durum, başlı başına bir kirliliğe işaret eder. Olayın futbola özgü olan ve en can alıcı yani da budur diye düşünüyorum.
  
Utku: Takımının maçından mahrum kalan halk ve halkla iletişimini sadece “official” yayın organlarında tanımlayan futbolcu denklemi, esasında o artması istenen marka değerini bir çeşit paradoksun içine sürüklemez mi? Yoksa futbol her şartta değer üretmeye elverişli midir?
 
Alparslan: Kesinlikle. Bu paradoks zaten var olan sembolik şiddetin belki de kendini biraz olsun belli ettiği tek nokta. Düşünülen, Süper Lig’in “marka değeri”ni artırmak, futbolun güzelliklerinden konuşmak, temiz futbola yol vermek. Yapılan, basın toplantıları ve özet görüntülerin tekelleşmesi, Blogger’ın erişime engellenmesi gibi eylemler. Daha önce dediğim gibi, salt bir futbol seyicisinden bir “müşteriye” dönüşen bireyler. Öyle ki, sembolik şiddeti görmeyen, futbolla arasındaki kapital-bağımlı ilişkiyi ve “temiz futbol” mitini sorgulamayan, Foucault’nun tabiriyle “disiplinli toplum”un, disiplinli müşterisi. Telegol programı tam da bu yüzden oyunu bozan nitelikte çünkü varlığı, “temiz futbol” mitinden gidip futbolun marka değeri söylemini fetisize eden kimseler için özcü ve elitist söylemlerin hedefi haline geliyor. Telegol’ü “kirli” diye yaftalayan kitleler esasında ardına düştükleri “temiz futbol” olgusunun bir mit olduğunu ve yalnızca yayıncı kuruluşun sermaye girişimini ve ondan nemalanan devasa bir futbol endüstrisinin kapitalist teşekküllerini güçlendirmekten başka bir işlevi olmadığını görmüyorlar, tam olarak da bu sembolik şiddetin farkedilemezliğinden.
“Marka değeri” meselesine gelince; yayıncı kuruluşun ve federasyonun marka değerini artırmak için kolları sıvaması tam olarak “tepeden inmeci” bir yaklaşımın varlığını gösteriyor bize. Bu elbette daha önce değindiğim gibi Türkiye’deki kurumların içine işlemiş geç modernleşme dürtüsüyle yakından alakalı; cumhuriyetin erken dönem politikalarında olduğu gibi “olaya tamamen hakim” tepedeki elitin, “asağıya” bazı davranışları “öğretmesi” durumu. Bu durum, sözünü ettiğimiz konu nezdinde su şekilde söylemleşiyor: “Bakin, biz yayıncı kuruluş ve de federasyon, Türk futbolunun marka değerini yükselteceğiz, futbolumuzu dünyaya açacağız, bundan herkes kazanacak, siz de bunun için gayret edin, göreceksiniz…” Benim düşüncem şudur ki, futbolun “marka değerinin” artması, elitlerin gündeme getirdiği ve yürütmeye çalıştığı bir projeden ziyade, tam aksine “asağıdan” bir kitlesel evrim süreciyle gerçekleşebilir. Bugün İngiltere örneği, kültürel/geleneksel seyirci davranışıyla kapitalist ilişkilerinin birarada oluşturduğu o mükemmel uyumu göstermesi açısından önemli. Milli bir bütünlükten ziyade, bölgesel ve dolayısıyla geleneksel futbol taraftarlığının yüz yılı aşkın bir süredir varlığını sürdürdüğü ve rekabet eden bu çoğulculuğun tüketim ilişkileriyle entegre olduğu bir düzen. Türkiye’de ise durum oldukça farklı; 70 milyon insanın yalnızca 3 futbol takımını fetişize ettiği bir toplumsal hezeyan mevcut ve bu hezeyan, çoğulcu, bölgesel bir rekabetin varlığını engeller nitelikte. Dolayısıyla Trabzonspor’u ve son yıllarda kurumsallaşma yolunda istikrarlı adımlar atan Kayserispor’u saymazsak, “Anadolu takımları” olarak nitelendiren oluşumlar geleneksel taraftar kitlelerini kapitalist tesekkulleriyle henüz entegre edebilmiş değil çünkü kapitalizm bir yana, henüz taraftar kitlelerini daha büyük yığınlar haline getirmiş ve gelenekselleştirmiş değil. Yani, futbol “tepede” ne kadar “endüstriyel” ise, “aşağıda” bir o kadar değil. Her ne kadar son yıllarda Bursaspor’un şampiyonluğu, Sivasspor ve Kayserispor’un zirveyi zorlama gibi başarıları, “3 büyükler ve digerleri” hiyerarşisine karşı hamleler gibi gözükse de, “marka değerinin” artması için bu keskin hiyerarşinin kırılması ve Anadolu takımlarının taraftar kitlelerini tüketim ilişkilerine tam olarak entegre ederek istikrarlı ve stabil sistemler yaratması gerekir. Öte yandan belirtmek isterim ki, Anadolu’dan şampiyonlar çıkması marka değerinin artması için mutlak şart değil; marka değeri yüksek olan İngiltere, İspanya, İtalya liglerinde de şampiyonluk mücadelesinin her sene hemen hemen iki ya da üç büyük takımın arasında geçtiğini unutmamak gerekir. Bu durumda herşeyden evvel, bölgesel, sehirsel taraftarlığın, 3 büyükler fetişizmine baskın gelmesi ve bu süreçte aşağıdan gerçekleşecek bu hareketlenmenin “skor odaklı” ve “kısa vadeli” bir taraftar davranışından vazgeçmesi gerekir. Bu açıdan her ne kadar futbol kamuoyunda “yeterince ateşli” olmadıkları için eleştirilse de, maça gelip “çekirdek çitlemesiyle” ünlenmiş Kayseri taraftarını çok önemsiyorum çünkü stada gelip maç izleme eyleminin, bilinçsiz bir holiganizmden ziyade haftalık, kültürel ve gelenek haline gelmiş bir şehir aktivitesi olduğunu gösteriyorlar. Ancak ne yazık ki futbol taraftarlığı kamuoyunda çok farklı algılanır ve uygulanır durumda ve “marka değerinin” artmasının Ligtv’nin son Galatasaray-Fenerbahçe maçında övünerek reklamını yaptığı “örümcek kamera” teknolojisine para yatırmasıyla hiçbir alakası yok.
Utku: Televizyon yayıncılığı ile başlayan İngilterevari endüstriyel dönüşüme sporda şiddeti önleme yasası ile de katkı yapıldığı söylenebilir mi?
Alparslan: Daha önce yazımda da belirttiğim gibi, sporda şiddeti önleme yasası elbette ki birtakım olumsuz olayların önüne geçebilmek için doğru bir adım; ancak zaten var olan şiddetin sembolik formları yine hayatlarımıza içkin durumda. Ve bahsettiğim gibi “şiddetin” ne olduğu, nereden kaynaklandığı bu noktada önemli. Örneğin, Lig maçlarında halen daha maç öncesi “İstiklal marşı” okunan ve marşın sonlarına doğru nefret söylemlerinde bulunan bir taraftar kitlesinin çoğunluğu teşkil ettiği bir futbol habitusundaki totaliter milliyetçi/devletçi tandansları, tamamen erken-egemen bir alan olan stad içi homofobik çağrıları görmezden gelmek ve holiganizm olaylarının önüne geçmek için kanun yapmak pek de üretken bir davranış değil. Demek istediğim, Turkiye’de futbolla gelen şiddet esasında apolitik ve fevri taraftar davranışlarından ibaret değil; bu tam aksine bir “ toplumsal şiddet seti” halinde karşımıza çıkıyor. Yani şiddeti önlemek, stadyumlara satır sokulmasını engellemek veya televizyonda yorum yapan birkaç kişiyi, gayet subjektif bir yargılama mekanizmasıyla “aşırıya gittiği” şeklinde bir yargıya vararak cezalandırmak çözüm değil. Sporda şiddet kanununun ve bunun televizyon yayıncılığına yansımasının, endüstriyel dönüşüme katkıda bulunmaktan öte yapacağı şey, öyle veya böyle “siddet” eylemine giren birilerini “cezalandırmak”, ancak bu “şiddet” eyleminin ne olduğu, hangi söylemin şiddet sayıldığı ve cezayı gerektirdiği tamamen bir elitin subjektif algısına bağlı. Şu an bunu söylemek için erken, ancak çıkan bu kanunun yayıncı kuruluşun çıkarlarına ne kadar eşlik edeceğini zamanla göreceğiz; acaba Ligtv veya Digiturk aleyhine birtakım yorumlar yapıldığında “kanun” ne gibi tepkiler verecek? Bu halde, böyle bir endüstriyelleşmeye gidilebilir mi, elbette, ancak bu sistemin stabil bir kapitalist alan olacağına ihtimal vermiyorum. Son olarak söylemeliyim ki eğer birileri “şiddetten” ötürü cezalandırılacaksa bu birkaç televizyon yorumcusundan ziyade, şiddetin sembolik formlarını itinayla uygulayan Digiturk’un kendisi olmalıdır. 
Utku: Kulüp kanalları , dergileri bugünkü futbol düzenine sizce ne yönde katkı yapmıştır?
Alparslan: Konuştuğumuz gibi, futbolun Ligtv bünyesinde tekelleştiği günümüzde, kulüp kanallarının bir çeşit otonomisinden bahsetmek zor. Yalnızca haftaiçi idmanlar süresince futbolcularla röportajlar ve benzeri faaliyetler açısından müsait imkânları var. Ancak örneğin, Galatasaray TV’nin şifreli olması ve Digiturk platformundan dahi izlenemiyor olması epey trajikomik bir durum. Yeni başkan Ünal Aysal açıklamasında bu duruma son vereceğini net bir şekilde ifade etti zaten. Kulüp kanallarının futbol seyircisi için pek işlevi olduğunu düşünmüyorum, ancak futbol dışı branşlar için seyirciler açısından oldukça faydalı. Çünkü spor bültenleri, programları ve yazılı spor basınının “spor gündemi” algısının aslında “futbol gündemi” olduğu günümüzde kulüp kanalları futbol dışı branşlarda olan biteni seyirciye ulaştırması açısından önemli iş yapıyor. Dergiler ise işin daha magazinel kısmını oluşturuyor; futbolcularla röportaj, futbol dışı branşlardaki gelişmeler, sporcu hayatları, kulüp tarihine ilişkin bilinmeyenler, vesaire. Elbette fiyatları itibariyle daha az bir kitlenin uğraşı bu tür dergi abonelikleri. Ancak az önce değindiğimiz noktalardan öte, futbol ve beraberinde gelen söylem ve problemler açısından kulüp kanalları ve dergilerinin etkin araçlar olduklarını düşünmüyorum. Buna gerek de yok çünkü gerek yazılı gerekse görsel başında “üç büyükler formalı” birçok yorumcu aslında taraftarlara tatmin edecek kadar söylem üretiyor. Dolayısıyla kanallar ve özellikle dergiler, sadece birtakım yan girişimler olarak kalıyor.