Ercan Akyol’un 27 Ocak tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan karikatürü, çeşitli toplumsal çevrelerce büyük bir tepkiyle karşılandı. Yaygın kanaate göre “28 Şubat’ın yeniden tezahürü” şeklinde yorumlanan karikatür, türban giyen avukatların mesleklerini icra etmelerine “din ve vicdan özgürlüğü ve çalışma hakkı” çerçevesinde izin veren Danıştay kararına tepki gösteriyordu. Danıştay kararının öncesinde, hukuk alanında türban yasağını destekleyen açıklamalar uzun süredir gündemdeydi. İstanbul Barosu’nun “Başörtülüler giremez” afişi hakkında Baro Başkan Yardımcısı Mehmet Durakoğlu, 15 Aralık 2011 tarihinde yaptığı açıklamada “cübbeyle türbanın bir arada olamayacağını” kesin bir dille ifade etmişti. Avukatlık mesleğini “kamu görevi” yerine “serbest meslek” olarak değerlendiren ve türbana izin veren Danıştay kararı üzerine, Hürriyet’in haber başlığı ise oldukça dikkat çekiciydi. Olayı, “Danıştay’dan türbanlı avukat kararı” şeklinde gören haber, “türbanlı hakim dönemi açılır” ve “savcılıkta, kalemde, icrada da türban serbest” ifadeleriyle adeta bir korku ve panik halini dışa vurmuştu.

Tartışılan karikatür, söz konusu korku ve panik halini görsel kültürden hareketle işleyen ve İslami yaşam tarzına sahip kadınların görünürlüğünü sorunsallaştıran bir noktada seyretmektedir. “Kara çarşaflı” bir kadın ile “avukat cübbesi” giymiş “türbanlı” bir kadının karşılaşması, Kemalist modernleşme projesinin günümüzde geldiği noktayı eleştirel bir yaklaşımla ele almamızı sağlayacak bir alegoriyi gözler önüne serer. Sosyolog Nilüfer Göle’nin çeşitli eserlerinde değindiği gibi Kemalist modernleşme projesi, “kadın” figürü üzerinden eylem alanı bulurken, ulusun modernizasyonunun kadının “Batılı” bir görünüme kavuşturulması ile mümkün olabileceği gibi bir eğilimle kodlanmıştı. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren türbanlı kadınlar üniversitelerde aktif olarak, İslami yaşam tarzından arındırılmış ve sekülerleştirilmiş kamusal alana meydan okumuşlardı.

“İslami yaşam tarzı” ifadesiyle sabit ve değişmez bir kimliğe atıfta bulunmak yerine, gündelik hayat pratikleri bir şekilde İslam’la ilişkilenen farklı öznelliklere dikkat çektiğimizi vurgulayalım. Bugün 10 senelik AK Parti iktidarına rağmen, İslami yaşam tarzına sahip kadınların kamusal görünürlüklerinin, gerekli yasal düzenlemelerle garanti altına alınmadığı görülmektedir. Bu durum, AK Parti’ye yönelik bir erkek-egemenliği eleştirisini gerekli kıldığı kadar, İslami yaşam tarzının kadınlar üzerinden sağlanan görünürlüğünün, İslamofobi ile etkileşen bir popüler/görsel kültür tarafından nasıl “yönetildiği” ile de yakından ilgilidir. Michel Foucault’nun tabiriyle “yönetimsellik” (governmentality), toplumu proje olarak ele alan iktidarın, gündelik hayatı düzenleyen çeşitli “teknikler” vasıtasıyla iktidar pozisyonlarını içsel hale getirerek pekiştirdiğini vurgular. Bu noktada “iktidar” sözünü, güncel siyasal iktidar için kullanmadığımızı, Kemalist modernleşme projesine referansla ele aldığımızı hatırlatalım. Bu çerçevede, karikatür tartışmasında gözlemlendiği gibi popüler/görsel kültür, İslami yaşam tarzının görünürlüğünü yöneten tekniklerin etkin şekilde uygulandığı kültürel aracılardan birini işaret etmektedir.

‘Öteki’ ile yüzleşme!

İslami bir yaşam tarzını göz önünden çekerek, onu “cazibesiz” kılan ve toplumsal “öteki” olarak varlığını pekiştiren bir görsel kültürün, söz konusu modernleşme projesine eklemlendiği söylenebilir. Nurdan Gürbilek ve Nilüfer Göle gibi yazarların da işaret ettiği gibi, Türkiye’nin bastırmış olduğu “öteki”siyle yüzleştiği 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, İslami yaşam tarzının kamusal alanda görünürlüğünün arttığı gözlemlenir. Nispeten özgürleşme olarak değerlendirilebilecek bu ortamın, ilerleyen süreçte temel motivasyonunu İslamofobiden alan bir popüler/görsel kültür ortamıyla yönetildiğini ifade etmek mümkündür. Akyol’un karikatürü, “kara çarşaflı kadın” stereotipi üzerinden, İslami yaşam tarzına sahip kadınların kamusal alandaki etkinliklerine yönelik İslamofobik bir refleks yerine geçer. Bu kadınların modernitenin sağladığı üniversite kurumundan faydalanışı ve bu donanımla kamusal alanda etkinlik sağlayışı, modernleşme projesinin kabullenemeyeceği bir olgudur: Giyim-kuşam üzerinden tanımlanan yaşam tarzı değişmediği sürece, kadının eğitim almasının herhangi bir geçerliliğinin olmadığı söylenebilir. Bu noktada görsel kültür, İslami yaşam tarzını dışarıda bırakan iktidar dinamikleriyle şekillenmiş bir eğitim sürecini atlatarak, kamusal alanda görünür olmayı başaran kadın figürüne karşı, iktidarın refleks gösterebileceği nihai araç olarak etkin konuma gelmektedir. Öyle ki, iktidarın tektipleştirici alanına direnç göstererek dışarı çıkmayı başaran kadın, İslami yaşam tarzını cehalete indirgeyen İslamofobik söyleme yerleştirilmek suretiyle, bir “tehdit” hali savuşturulmaya gayret edilmektedir.

Söz konusu durumun daha geniş kapsamlı tezahürü olarak, İslami yaşam tarzını görünür kılacak göstergelerin, popüler/görsel kültürden itinayla gizlendiğini tespit etmek mümkündür. Popüler/görsel kültür derken, medya aracılığıyla kitlelere ulaşan dizi, film, TV programları ve reklam gibi imajlar yığınından söz ediyoruz. Televizyonun normalleştirici etkisi, ilettiği görseller vasıtasıyla temsil edilen yaşam tarzlarının olağanlaşmasına sebebiyet vermektedir. Toplumun sayıca önemli bir kısmını oluşturan dindar kitlelerin göstergesi sayılabilecek imajlara, popüler/görsel kültür dâhilinde nadiren rastlanılmaktadır. Örneğin, gündelik hayatta İslami bir yaşam tarzının önemli göstergelerinden biri olan Ramazan ayının reklamlarda temsili, tamamen sekülerleştirilmiş ve deyimi yerindeyse “İslamsızlaştırılmış” bir içerik dâhilinde seyirciye ulaşmaktadır. GSM operatörlerinin ve çeşitli içecek firmalarının reklamlarında gözlemlenebileceği gibi, “geride kalmış nostaljik hikayelerle” özdeş kılınan bayramlaşma deneyimi ve Edward Said’in ifadesiyle “şarkiyatçı” giyim-kuşam göstergeleriyle sunulan “Ramazan eğlencesi” temsilleri, İslami yaşam tarzını göz önünden çekerek, modernleşme projesini yeniden üreten bir görsel dilin tezahürüdür. Günümüz postmodern toplum eleştirisi, reklam söyleminin seyircide “noksanlık” hissinden ileri gelen bir arzu yaratmayı hedefleyerek, eksiksiz ve “normal” olarak algılanması gereken hayatların temsilini seyirciyle buluşturduğunu vurgulamaktadır. İslami içeriğinden soyutlanmış bir yaşam tarzının temsili, modernleşme projesinin görsel rejimi dâhilinde araçsal kılınırken, TV ile kitlelere ulaşan imajlar, üst-orta sınıf seküler yaşantıların cazibesini kitlelere iletmektedir.

Bu noktada amacımız, görsel kültürün toplumsal-gerçekçi üslupla gündelik hayatı olduğu gibi temsil etme yönünde bir misyon üstlenmesi gerektiğini belirtmek değildir. Daha ziyade, belirli bir üst-orta sınıf seküler imgelemin görsel kültürdeki baskınlığını ve bu baskınlığın, başta İslami yaşam tarzı olmak üzere, “öteki” yaşamları dışlayıcılığını sorgulayabileceğimiz bir ortamdan bahsetmek mümkündür. Öteki olana yönelik fobi, açıkça nefret söylemi şeklinde iletilmekten ziyade, popüler/görsel kültürün temsil kabiliyetiyle meşru kılınarak söyleme dökülmektedir. Modernleşme projesinin yönetimselliği, tam olarak bu dinamikler neticesinde eylem alanı bulmaktadır. Görsel kültürde İslami temsillerin “alt-kültür” örnekleri olarak değerlendiriliyor olması, baskın görsel imgelemin, İslami yaşam tarzını hiyerarşik olarak altta konumlandırmasına örnek teşkil etmektedir. Görsel kültürden beslenen bu iktidar tutumu, Akyol’un ötekileştirici karikatürünü mümkün kılarken, bir kadın avukatın “türbanlı” olandan ayrı tutulmasına meşru bir zemin hazırlamaktadır. Bu doğrultuda, modernleşme projesinin görsel kültürünün, İslamofobik olduğu kadar cinsiyetçi bir şekilde eylem alanı bulduğu dikkat çekmektedir. Dizilerde “geleneksel” ve “yaşlı” göstergeleriyle pek de ehemmiyeti olmayan rollerde temsil edilen “başörtülü teyzeler”in ötesinde, günümüzde henüz yeni bir fenomen olarak “İslami yaşam tarzı”nın ana-akım görsel kültürde yer bulmaya başladığını gözlemliyoruz. “Huzur Sokağı” dizisinin varlığı, elbette Türkiye’nin modernleşme adına dışladığı ötekisini TV aracılığıyla görünür kılan bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Yine de, Şule Yüksel Şenler romanının güncel toplum dinamiklerinden uzakta seyredişi, dizinin baskın görsel kültür dâhilinde tahammül edilişini mümkün kılar niteliktedir. 1970’lere dair bir İslami ütopyayı işleyen bu “hidayet” romanının görsel temsili, öteki ile tam olarak bir karşılaşmadan ziyade, nostaljik bir geri dönüşü hissettirir ve bu haliyle görsel kültürün iktidar kodlarına karşı bir direnç teşkil etmemektedir.

Kaldı ki dizi, İslami yaşam tarzına dair görünürlüğün popüler bir TV kanalıyla ulusa yayılmasını sağlasa bile, bu durum nihayetinde İslami yaşam tarzıyla ilişkilenen temsilin, kapitalizm tarafından kapsandığı bir duruma da işaret etmektedir. Kapitalizmin öteki olana görünürlük sağlama ve aynı zamanda onu pasifleştirme şeklinde eylem alanı bulduğu çelişkili zemindeki bir diğer dizi “Kayıp Şehir” ise, zorunlu göçe uğrayan Kürtler, göçmenler, yoksullar, üniversite öğrencisi türbanlı kadınlar, gayrimüslim azınlıklar, eşcinseller ve transseksüel bireyler gibi dışlanan çeşitli toplumsal gruplara görünürlük sağlamaktadır. Buna rağmen, temsil edilen öteki ile, TV ekranı başında “ideal seyirci” olarak varsayılan “biz” arasındaki keskin çizginin ötesine geçmek mümkün olmaz. Nihayetinde öteki’nin temsili, ana akım görsel kültüre eklemlenen bir alt-kültür öğesi ve bir eğlence nesnesi olarak, modernleşme projesinin ötekileştirici kodlarına tehdit içermeyen güvenli bir alanda konumlandırılmış olur.

İslami görünürlükler…

AK Parti’nin 0 senelik siyasal iktidarı, bütün toplumsal olguların karizmatik bir lider etrafında toplanan ve İslami ajanda güden bu siyasal parti tarafından yönetildiği gibi eksik bir analize yol açmaktadır. Gözden kaçırılan nokta ise, seçkinci modernleşme projesinin popüler/görsel kültür dâhilinde halen yürürlükte olduğu ve dışlama dinamiklerini yönetmeyi sürdürdüğüdür. Son 30 senedir Türkiye’de bir özgürlük hareketi olarak öne çıkan İslami yaşam tarzının kamusal görünürlüğü, popülergörsel kültürde halen yokluğuyla, veya ötekileştirilen varlığıyla mevcut durumdadır. Son karikatür tartışması göstermektedir ki İslamofobi’yi, yalnızca Batı temelli bir toplumsal güdü olarak düşünmek yerine, uzun yıllardır başucumuzda eylem alanı bulan bir korku hali olarak ele almak durumundayız. İslam korkusu veya İslam karşıtlığı bu ülkede adil bir sosyal yapının mevcudiyetini ve belki de daha da önemlisi çok-kültürlü bir toplum oluşmasını hep engellemiştir. Başbakan’ın İslamofobinin uluslararası bir suç olması için gösterdiği çaba takdire şayan ancak çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki İslam karşıtlığı da göz ardı edilmemelidir. Müslüman ülkelerdeki çeşitli mezheplere uygulanan baskıların yanı sıra Türkiye gibi “laik” olduğunu iddia eden ülkelerde de artık Fransız tarzı “militan laiklik”ten daha anlayışlı olan Anglosakson tarzı “sekülerleşme”ye geçilmesinin vakti gelmiştir. Artık devlet, sekülerliğin tarifine uygun olarak bünyesindeki dinlere eşit davranarak onları “özgürlük yoksulluğu”ndan kurtarmalıdır.

Türkiye’de halen mevcut olan İslami yaşam tarzının görsel kültürdeki ötekileştirici temsili veya temsil edilmezliği, öteki olana yönelik fobileri yöneten bir modernleşme projesinin tüm etkinliğiyle sürdüğünü işaret etmektedir. İslamofobi ve demokratik bir sivil topluma meydan okuyan diğer fobilerin dışladığı öteki’nin sesi, görsel kültürde halen neredeyse kimsenin duyamayacağı kadar kısık çıkmaktadır.

http://www.star.com.tr/acikgorus/yerli-islamofobi-ve-gorsel-kultur-haber-724539/