2003 senesinde vizyona giren, Wolfgang Becker’in yönetmenliğini yaptığı film “Goodbye Lenin!”, Almanya’da 90’lı yıllardan itibaren yaygınlaşan ostaljik sinema hareketinin yapıtlarından biridir. Almanca’da doğu anlamına gelen “ost” kelimesiyle, “nostalgie” kelimesinin bir kompozisyonu olan “ostalgie” sözcüğü sinematografi kökenli bir kavram olup, Doğu Almanya kaynaklı görsel yapıtların içerdiği nostaljik hissiyata atıfta bulunmaktadır.
_
Berlin Duvarı’nın yıkılışı, kapitalizmin, sosyalizme karşı kazandığı kesin zafer olarak yorumlanması açısından semboliktir. Duvarın ortadan kalkışı, sosyalist Doğu Almanya’dan arda kalanlar ortadan kaybolmaya yüz tutacağı, öncelikle Doğu Alman ekonomik tüketim alışkanlığının yerini, kapitalist tüketim anlayışına bırakacağı bir süreci işaret etmekteydi. 1990 senesinde resmi olarak gerçekleşen Doğu-Batı birleşmesi, birbirlerinden ekonomik ve kültürel açıdan kesin çizgilerle ayrılan iki toplumun entegrasyonunu öneriyordu. Öte yandan, başlayan entegrasyon süreci, iki topluma da ait bireyler arasındaki bellek temelli karşıtlıkları görünür kılması açısından önemlidir. Bir araya gelme sürecinde geçen zamanla beraber, yıkılan Doğu Almanya’ya dair bireylerin zihinlerinde öne çıkardıkları hatıraların, birleşme sonrası duygusal bir yaklaşımın inşaatına sebep olduğunu söyleyebiliriz. Entegrasyon sürecinde ortaya çıkmış olan bu yaklaşım, Batı ile Doğu’nun karşılaştırmasını yaparken, değişen toplumsal düzende Doğu Almanya bireylerinin bellek eksenli bir geçmiş sorgulamasına gitmesini sağlamaktadır. Bu eksende görsel olarak somutlaşan ostalji, Doğu’nun Batı’ya hakim olması gerekliliği noktasında mücadele edip, post-sosyalist dönemde var olan Batı Alman-egemen toplumsal sistemi altetmeye çalışan devrimci kimlikte bir hareket değildir. Ostalji, birleşen Almanya sonrası dönemde, Doğu Almanya perspektifini anımsayarak, yeniden incelemeye öncülük etmektedir. _
“Goodbye Lenin!” filmi, 1978 senesinde Doğu Almanya’da yaşayan bir ailenin, mutlu bir portresini izleyiciye sunarak başlıyor. Ailenin babası, yıllar önce ayrılarak Batı Almanya’ya yerleşmiştir. 1978 senesinde henüz küçük bir çocukken Doğu Almanya devlet televizyonunu seyreden ve 3 Eylül 1978’de Sovyetler Birliği Kahramanlık Madalyası’na hak kazanmış, ilk Alman kozmonot Sigmund Jahn’ı örnek alan Alex, filmin ana kahramanı ve öykünün anlatıcısı konumundadır. Filmin ilk sahnelerinde Alex, babasının gidişini, annesinin yaşam biçimini inceleyerek sorgular: “Babam gitmişti ve sanırım annemin hiç seks yaşamı olmadığı için sosyalist aktivitelere katılıyordu”. Öte yandan, Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra Batı tarafına geçen Alex, uğradığı bir dükkanda, iştahla pornografik filmler izleyen Doğulular’ı görür. Filmde seksüel bazda temsil edilen Doğu–Batı ayrımı, özgürlükçü kapitalizm ile, sosyalist idealizmin farkını ortaya koyması açısından vurucudur. Doğu Almanya’da Alex’in aktivist-sosyalist annesi, toplumsal dinamiklerin disiplinine ve sürerliliğine odaklanmış olması sebebiyle adeta cinsiyetsizleşmiştir. Diğer yandan kapitalizmin, cinsel özgürlük ile özdeşleştirilmiş olduğu gözlemlenmektedir.
_
1988 senesinde Alex, Doğu Almanya’da duvarın yıkılmasını destekleyen bir mitinge katılır. Kalabalık içerisinde polis şiddetine maruz kalır. Olay yerinde oğlunun polis tarafından alıkonulduğuna canlı tanıklık eden anne Christiane, yaşamı boyunca karşı çıktığı kapitalizme destek veren oğlunu görünce kalp krizi geçirir. Sekiz ay boyunca komada kalan Christiane sonrasında iyileşir fakat Berlin Duvarı’nın yıkıldığını bilmemektedir. Doktorlar en ufak telaşın Christiane’nin ölümüne neden olabileceğini söyler. Bunun üzerine Alex, kapitalizmin zaferine dayanamayacak olan annesi ile dünya arasına bir duvar örerek, gerçeği manipüle edeceği alternatif bir gerçeklik yaratmaya karar verir. Bundan böyle seyircinin önünde artık iki ayrı senaryo vardır: “Goodbye Lenin!” ve içinde kendini var eden Alex’in alternatif gerçekliği.
_
Alex, annesini korumak adına, onu dış dünyadan izole etme uğraşındadır. Ne var ki, annesinin değişen dünya ile entegrasyonunun önüne geçen Alex, aslında onu yabancılaştırmaktadır. Film boyunca hasta yatağında yatan Christiane’ı, dış dünyaya dair gerçekleri bilmesi adına uyaracak etkenler minimuma indirilmiştir. Christiane, filmde uzun bir süre gerçeklikten habersiz bırakılırken, yönetmenin, onu uyaracak çevresel etkenlerin önüne geçtiğini ve onları engellediğini görmekteyiz. Evin önünde asılı duran büyük Coca Cola afişi, Christiane’i şüphelendirmektedir, Alex ise Coca Cola’nın aslında Doğu Alman içeceği olduğunu fakat kapitalistler tarafından yanlış tanıtıldığını söyleyerek gerçeği manipüle etmiş ve bu manipülasyon senaryoya mizahi bir tat katmıştır. Üst katta yaşayan komşusunun televizyonundan gelen güncel haberleri duyarak irkilen Christiane, Alex’in montajlayarak hazırladığı haber bültenlerini dinleyerek, Doğu Almanya’nın dipdiri durduğuna olan inancını sürdürmektedir. Annesinin çok sevdiği Spreewood turşularından ona alabilmek için her yeri dolaşan Alex, arz talep dengesinin Batı kontrolünde işlemesi sonucu piyasadan kalkan bu markadan hiçbir yerde bulamaz. Bunun üzerine, satın aldığı farklı bir turşu kavanozunun üzerindeki yazıyı sökerek onu, boş bir Spreewood kavanozundan söktüğü kağıt ile değiştirir. Spreewood turşularının satılıyor olması, Doğu Almanya’nın bekâsını işaret etmektedir. Haber montajı ve turşu örnekleri Alex’in, kurguladığı alternatif gerçeklikte aslında kapitalist pratiklerin yardımıyla yol aldığını göstermesi açısından ilgi çekicidir. Sonrasında bir sahnede, farkındalığın kapılarının açılmasına çok yaklaşılmıştır; Alex’in uyuduğunu gören Christiane evden dışarı çıkar. Batılı işçileri ve BMW arabaları görür. En önemlisi, kaldırılan bir Lenin heykeli ile karşılaşır. Uçan Lenin heykeli bir yandan akıllara Frederico Fellini’nin La Dolce Vita’sındaki Uçan İsa heykelini getirip Avrupa’da filmlerarası anlamdaşlığı ortaya koyarken, diğer yandan sosyalizmin trajik sonunu sembolize etmektedir.
_
John Borneman, “Subversions of International Order” adlı eserinde, Berlin Duvarı’nın yıkılışına eleştirel bakarak, birleşmesi tasavvur edilen Doğu ve Batı toplumlarının analizini yapar. Borneman’a göre Doğu ve Batı kendine özgü dinamikleri olan iki ayrı toplumdur ve aniden gerçekleşen bir duvar yıkımıyla, homojen bir toplum şeklinde bir arada yaşamaya itilmiştir. Bu noktada Borneman’ın, Berlin Duvarı’nın yıkılışını ani, hatta ve hatta rastlantısal bir olay olarak değerlendirmesi eleştirilebilir. Açık olan şudur ki Borneman, ayrı toplumsal belleklerden beslenmiş Doğu ve Batı toplumlarının, homojen bir pota oluşturması hedefinin mitsel hüviyetinden bahsediyor. Öyle ki, iki toplum arasındaki sınırlar kalkmış olsa da, çatışmaya yol açacak zıtlıklar eskiden olduğu gibi görünürdür. Goodbye Lenin ise, iki toplumun entegrasyonu noktasında izleyiciye iyimser bir resim çiziyor. Sınırların resmi olarak kalkmasının hemen sonrasında, 1990 senesinde Futbol Dünya Kupası finalleri düzenlendi ve bu büyük organizasyona Doğu ve Batı Almanya, ilk defa beraberce Almanya ismiyle katılarak Dünya Kupası’nı kazandı. Filmde kupa sevinci sonrasında tüm Almanya’ya yayılan kutlamaları görüyoruz. Elbette kupa sonrasında yaşanılan birlik beraberlik havası, Borneman’ı haksız çıkarmıyor. Borneman, Almanya’nın yeniden birleşmesinde sportif diskurun öneminin altını çizerken, ayrı sınırlarda, birbirlerinden farklı hüviyetlere sahip olsalar da iki toplumun sürekli iletişim ve etkileşim içinde bulunduğunun altını çiziyor. Öte yandan, süregelen etkileşimin asimetrik bir kimliğe sahip olduğunu vurguluyor. Bana göre, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve öncesi, Borneman’ın asimetri teorisi ile açıklanabilir. 1990 senesinde kadar sürekli kalkınan ve gücünü Doğu üzerinde giderek hissettiren Batı, izole kalan Doğu’nun gerilemesiyle, kapitalizmin üstünlüğünü, sosyalizme benimsetmiştir. Karşı konulamaz bu sürecin, 1990 senesinin birleşik Almanya’sında, Dünya Kupası kutlamalarında, yönetmen Wolfgang Becker sinema diliyle izleyiciye resmediyor. Doğu Almanyalılar, kupa zaferini, ortasındaki Doğu Almanya milli amblemini kesip attıkları bayrakları sallayarak kutluyorlar. Kapitalist Batı, Sosyalist doğuyu normalize etmiş durumda ve kazanılan Dünya Kupası ise iki toplumun entegrasyonuyla birlikte Almanya milli devletinin yeniden birleşmesinin sembolü olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada, entegrasyon sözünün içini açmamız gerekiyor. Öyle ki Doğu, Batı ile, Batı’nın üstün gücü sebebiyle entegrasyona itilmiştir, diğer bir anlamla bu, sessiz asimilasyondur.
_
Filmin sonlarına gelindiğinde Alex’in, video montaj teknolojisiyle haberleri iletmek suretiyle annesi için kurguladığı ütopik alternatif gerçeklik içindeki Doğu Almanya’nın, yalnızca Batı için değil, tüm dünya ülkeleri için cazibe merkezi haline geldiğini; ekonomik, toplumsal, kültürel ve politik her alanda da Batı Almanya’yı domine ettiğini görüyoruz. Planladığı fantastik kurgu içerisinde annesinin mutlu olduğunu bilen Alex’in senaryosu, sevgilisi Lara’nın, Christiane’a Alex’in kurgusunu anlatmasıyla gizemini yitiriyor. Öte yandan, Christiane’ın Berlin Duvarı’nın yıkılışından, Doğu Almanya’nın çöküşünden haberdar olduğunu bilmediği Alex, hastanede yatan annesine, ilk Alman kozmonotu Sigmund Jahn’ın Doğu Almanya’nın yeni devlet başkanı olduğunun haberini veren bir video getiriyor. Bu sefer manipülatör ile hedef kişi arasındaki ilişki değişiyor; Christiane, Alex’in ona izlettiği videonun sahte olduğunu bilmesine rağmen, Alex’in hipergerçek dünyasına müdahale etmiyor. Alex ise kendi manipülasyonu içindeki manipülasyondan habersiz; sadece annesinin huzurunun devamını sağladığını düşündüğünden dolayı mutlu. Bu noktada film, daha önce olmadığı kadar kompleks bir hal alıyor; dış dünyayı manipüle eden alternatif gerçekliğin içinde bir manipülasyon oluşuyor ve Goodbye Lenin’i seyreden seyircinin önüne üç adet birbirinden bağımsız kurgu çıkıveriyor: Wolfgang Becker’in, Alex’in ve Christiane’ın.
_
Sonuç olarak “Goodbye Lenin!”, ölüm döşeğindeki bir anne ile oğlu arasındaki ilişkiyi anlatmasının yanı sıra, Doğu Almanya’nın post-sosyalist periyodunu, Batı Almanya ile karşılaştırmalı şekilde, gerçekliğin manipüle edildiği ve alternatif tarihin yaratıldığı nostaljik bir sinema diliyle aydınlatıyor. İki toplumun, Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra kendini gösteren entegrasyon sürecinde tecrübe ettiği sıkıntılara çözüm yolları teklif etmekten ziyade, “Goodbye Lenin!” senaryosu itibariyle Alman ulusunun yeniden inşa edildiği süreci olduğu gibi seyircinin önüne koyarken, öte yandan kurgu içerisinde oluşturduğu ütopya vasıtasıyla düş ile gerçeğin sınırlarını keskinleştiriyor. Bunun içindir ki, gerçekliğin içinden hipergerçekliği çekip çıkaran 2003 yapımı “Goodbye Lenin!”, 2000 sonrası Avrupa sinemasının avangard bir yapıtıdır.
_
_