Hasan Doğru; final oylarının %62’sini aldı ve Türkiye’nin O Sesi oldu. Zonguldaklı, programa şans eseri katılmış bir opera sanatçısı, işsiz, daha doğrusu babasının lokantasında ne iş olursa yapıyor, boş zamanlarında tiyatroyla meşgul oluyor. Arkadaşlarıyla birlikte çalıp söylediği bir müzik grubu var, klasik Batı müziğinin yanı sıra rock müzik’ten hoşlanıyor. Onun sesini duyar duymaz bütün jüri üyeleri onu takımına dahil etmek için kıyasıya bir mücadele veriyor ve o, Gökhan Özoğuz’u seçiyor.
O bir taşralı, ama aynı zamanda opera ve tiyatro gibi modern göstergeleri de içeren bir yaşam sürüyor. O Ses Türkiye’nin üçüncü şampiyonu. 27 yaşında. Ve en önemlisi, kendisi farkında olsa da olmasa da, erken cumhuriyet döneminden itibaren geçerli olan bir modernleşme projesinin temenni ettiği bir vatandaş figürü olarak toplumsal bilinçaltımızda yer ediniyor.
Acun Ilıcalı’nın yapımcısı olduğu O Ses Türkiye, sıradan bir ses yarışması olmanın ötesinde, toplumsal varlığımızı ve biçimlenişimizi kurgulayan bir fantazi dünyasını da gözler önüne sermesi açısından popüler kültürde oldukça önemli bir yer edinmiş durumda. Geçen sezonun kazanan yarışmacısı Mustafa Bozkurt, Ahmet Kaya’ya benzerliğiyle dikkat çekmiş, yarışma boyunca Ahmet Kaya’dan pek çok şarkı söylemiş ve stüdyodaki seyircilerin olumlu tepkisi, jürinin övgü dolu sözleri ve halktan gelen SMS oyları Bozkurt’un tartışmasız zaferini müjdelemişti. 1999 senesindeki Magazin Gazetecileri Derneği gecesinde linç edilmek istenen, yüzüne karşı onca şarkıcının bağıra bağıra marş okumak suretiyle taciz etmiş olduğu ve ülkesinden uzakta, gurbette, özlem ve keder içerisinde hayata göz yuman Ahmet Kaya, O Ses Türkiye’deki alegorik temsili üzerinden adeta bir özür dileme eyleminin nesnesi haline getirilmişti. Ahmet Kaya şarkıları, popüler kültürün en önemli taşıyıcısı olan Acun’un bir programında “bir daha bir daha” nidalarıyla tekrarlanarak icra ediliyor, kitlelerde utangaç bir sessizliği de barındıran bir coşku dikkat çekiyordu.
Ne var ki, “güzel bir Ahmet Kaya şarkısı” gibi sözler dışında, Ahmet Kaya’yı ölüme sürükleyen faşizmin sorgulanmadığı, Ahmet Kaya’nın müziğinin önemine değinilmediği, kitlelerin ötekileştirme politikalarını sorgulayacak şekilde dönüştürülmediği ve Ahmet Kaya figürünün popüler kültürün “güvenli” sularına bırakılarak tüketildiği bir sezon geride kalmıştı. Ahmet Kaya’ya adeta bir onur ödülü verircesine onu metalaştıran kapitalizmin maharetli taktikleri, kitleler nezdinde yarım kalmış bir fantaziyi de yeniden canlandırmış oluyor, zamanında Ahmet Kaya’yı “gizlice” dinlemiş olan farklı görüşlerden bireyler, bir ses yarışmasının güvenli sınırları dahilinde onu yine gizlice dinlemeye devam ediyordu.
İşte Hasan Doğru, tam olarak benzer bir fantazinin öğesi olarak O Ses Türkiye’nin yeni sezonunda karşımıza çıktı. Bülent Ecevit Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera bölümü mezunu olan Hasan Doğru, muhteşem sesiyle Pavarotti’yi andırıyordu. Dış görünüşü itibariyle beklenmedik derecede mütevazi ve sessiz bir imaja sahip olup, Zonguldak’ın Kozlu beldesinde yaşıyor, babasının lokantasında çalışıyor, yeri geldiğinde tabaklara çorba servis ediyor, yeri geldiğinde ise kasaya bakarak ekmeğini kazanıyordu. Medyanın ötekileştirici bakışlarına kısa zamanda yakalanan Hasan Doğru, yarışmaya damgasını vurduğu süreç zarfında “Türk Pavarotti” “Çorbacı Pavarotti” ve “Lokantacı Pavarotti” olarak anılırken, medyanın hegemonik söyleminde “sevimli bir öteki” olarak yerini alıyordu. Sesinden başka herhangi bir “modern” göstergeye sahip olmayan Hasan Doğru, seyirciye sempatik ve sevimli gelen çocuksu hareketleri, özgüveni olmayan bir imajı işaretleyen sakin davranışları, az konuşması ve utangaç bir üslupla gülümseyişi ise bir ideal bir “taşralı” olarak kodlanıyordu. Tüm ülkenin meraklı ve sorgulayıcı bakışları karşısında bu taşralı figür, şarkılarını seslendirirken bağlı bulunduğu toplumsal sınıfa adeta mesafe alıyor ve modern ile taşralı arasında bambaşka bir sınıfsallığa geçişi mümkün kılıyordu.
Hasan Doğru’nun Türkiye’nin O Sesi olmasının, Türkiye’nin erken cumhuriyet döneminden itibaren deneyim etmekte olduğu modernleşme projesiyle yakından alakalı olduğunu belirtmek mümkün. Erken cumhuriyet dönemiyle birlikte Türkiye, Batılı görünmek uğruna taşralıyı bastırmak durumunda kalmıştı. Modernleşme projesi Batılı görünüm olarak kodlanan yeni bir toplumsal sınıf davranışını yaygın kılmaya çalışırken başta dil, giyim kuşam ve müzik alışkanlıkları gibi çeşitli kültürel pratikler üzerine politikalar üretmişti. Sinan Çetin’in “Mutlu Ol! Bu Bir Emirdir” adlı kısa filminde (http://www.youtube.com/watch?v=Qbbp8aç8ROQ) temsil edildiği gibi, Batılı formlarla uyan çok sesli müzik türü benimsetilmek istenmiş, konservatuvarlarda “geçmişi” ve “taşralılığı” hatırlatabilecek olan “geri kalmış” müzik formlarının yerine “ileri” olarak kodlanan Batı müziği eğitimi verilmeye başlanmıştı. Resmi ideolojinin modernleşme projesi, Şerif Mardin’in bilindik tezinden hareketle kendisine seçkinci bir “merkez” oluşturmuş, bu durum da “çevre”de kalan taşrayı ötekileştiren söylemlerin yeniden üretilmesine neden olmuştu.
Batılı görünüm amacı modernleşme projesinin temel motivasyonunu oluştururken, Batılı görünüm kodlarına uymayan toplumsal sınıflar çeşitli ötekileştirme pratiklerine maruz bırakılıyor, bu durum da modernleşme projesine yönelik belirli gerilimlerin ortaya çıkmasına neden oluyordu. Öyle ki, çok partili sisteme geçişle birlikte söz konusu toplumsal gerilimler, çeşitli siyasi ve toplumsal mobilizasyon hareketleriyle ortaya çıkarken, darbelerle ilerleyen ve rejimi yeniden temellendirmeyi hedefleyen sancılı süreçte modernleşme projesinin dışında bırakılan taşra, görünürlüğünü artırmaya başlamıştı. 1980’lere gelindiğinde Nurdan Gürbilek’in tabiriyle modernleşme projesi “modern olmak uğruna dışladığı taşralı ile yüzleşmek” zorunda kalmıştı. 1980’lerin ikinci yarısı toplumdaki “öteki” görünürlüklerin ortaya çıkışını ve politikleşmesini de beraberinde getirmişti. Popüler kültürün ve kapitalizmin kültürel pratiklerinin etkinliği de aynı dönemde ortaya çıkan tezat bir unsur olarak göze çarpmaktaydı. Bu durum, görünür olanın “kültürel bir hammadde” olarak kapitalizm tarafından, özellikle TV, popüler kültür ve reklamcılık vasıtasıyla metalaşmasını, mevcut eylemlilik hallerinin tüketim toplumu ile birlikte apolitikleşmesini ve güvenli sulara çekilmesi tehditini beraberinde getiriyordu.
Modernleşme projesinin, toplumda belirli davranışların bireyler tarafından içselleştirilmesi noktasında başarılı olduğu söylenebilir. Bunu “modern” ile “taşra” arasındaki belirli sınıfsal karşılaşmalardan çıkarmak mümkün. Örneğin, Anadolu’nun çeşitli köylerine konser vermeye giden opera sanatçılarının taşralı bir izleyici kitlesine karşı “arya” söylemesi olayının, ana haber bültenlerinde çeşitli aralıklarla söyleme dökülmesi dikkat çekicidir. Bir söylem olarak kurgulanan bu yaşanmışlıklarda köylüler, “operayı merak içinde dinleyen ötekiler” olarak haber dilinde temsil edilirken opera sanatçıları “benzersiz bir deneyim yaşadıklarını” ve “köylülerin beklenmedik bir ilgi gösterdiklerini” ifade ederler. Haberin dili, opera bilmeyen taşralının modern ile karşılaşması ve mevcut hiyerarşiden ötürü yabancılaşması sorunsalını görünmez kılarken, her iki tarafın etkileşimi üzerinden mevcut çatışmayı güvenli sulara çekmektedir. Modernleşme, adeta bir “modernlik nostaljisine” dönüşmüştür. Hiçbir zaman tamamlanmayacak olan bir modernleşme arzusu haberin dilinde yer edinirken, modernleşemeyecek olmanın imkansızlığı görünmez kılınarak halen daha bir “umut” sürdürülmektedir. Köylülerde gelişme vardır, aslında opera dikkatlerini cezbetmiştir ve aslında devletimiz onları ihmal etmekte, sanatı daha fazla yaygınlaştırması gerekmektedir. Bu gizli anlatı üzerinden modernleşme projesi, aslında bir kaybedişin itirafı olmaktan kendini kurtarıp, yerini gerçekle bağlarını koparmış bir fantazi olarak umudunu koruyan bir nostaljiye bırakmış olmaktadır.
Hasan Doğru’nun O Ses olması, tam olarak da bu modernlik nostaljisine işaret eder. Batılı bir gösterge olarak operayı başarıyla söyleyen Hasan, modernleşme projesinin ideal figürü olarak karşımızdadır. Bir türlü gerçekleşmeyen, sürekli ertelenen bir Batılılaşmanın prototipi halinde, nostaljiyi gerçekliğin sınırlarına çekmeye çalışan bir figür olarak toplumsal hafızada yer edinir: Anadolu’nun bir kasabasında babasının işyerinde çalışan bir emekçi, sessiz, mütevazı, taşralılığın vermiş olduğu çekingenliği bünyesinde barındıran ve bütün bunların yanında opera söyleyebilecek kadar kendini yetiştirmiş bir taşralı, Hasan Doğru..
Görsel: http://www.deviantart.com/art/The-phantom-of-the-opera-15898309