13 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleşen Soma maden felaketinin ardından bir ayı aşkın bir zaman geçti. Aradan uzun bir zaman geçmemesine rağmen an itibariyle Soma’nın trajik etkileri ülke gündeminden düşmüş gibi gözüküyor. Özellikle yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve açıklanmaya başlanan adaylar ile kamuoyu farklı bir tartışmaya kilitlenmiş durumda.
Soma bir iş cinayetiydi ve iş cinayeti kavramının kamuoyunun dikkatini çekerek, bireylerin söylem alanına girmesi noktasında toplum için önemli bir eşik olmuştu. Rusya ve Hindistan’dan sonra iş cinayetlerinde dünyada üçüncü sırada olan bir ülkede yaşıyoruz. Mevcut istatistikler bile süregiden trajediyi kavramak için başlı başına yeterli. Türkiye, ekonominin küresel aktörleriyle kurduğu birlikteliklerle neoliberal ekonomi politikalarına tamamen entegre olmuş durumda ve bu ekonominin neoliberal ölçütler çerçevesinde büyüdüğünü gösteriyor. Başımızı çevirdiğimiz her yerde yükselen “dev projeler” mevcut büyümenin ihtişamlı göstergeleri olarak dikkat çekiyor. Hükümet, iş cinayetlerini önleme noktasında mevcut yasal düzenlemenin fazlasıyla yeterli olduğunu açıklamıştı. Böyle olduğunu kabul etsek dahi, denetim noktasında aksaklıklar yaşandığı belli. Ekonomik büyüme ile paralel olarak iş cinayetlerinin önlenemeyen devamı, büyümenin niteliğini sorgulamamız için oldukça önemli bir neden. Ekonomist Thomas Piketty’nin yeni yayınlanan “21. Yüzyılda Sermaye” kitabında altını çizdiği gibi, dünyada eşit bölüşümün gerçekleşmemesinden ötürü sermayenin bir kapitalist oligarkın elinde bulunacağı ve sınıfsal ayrımların zirveye çıkacağı bir küresel kriz bizleri bekliyor. Türkiye de bu denklemin dışında değil.
Bu noktada sınıfsal deneyimlerin görünür kılınması ve Marksist anlamda bir sınıf çatışmasının mümkün hale gelmesi, neoliberal ekonomik düzenin sorgulanması için oldukça önemli. Gramsci’ye atıfla, bu görünürlüğü sağlayacak en önemli “mevzi savaşı” ise medya aracılığıyla verilebilir gibi gözüküyor. Ancak Türkiye’de medyanın Soma’yı görüşü tam tersi nitelikte. Medya, toplumu ve toplumun bir parçası olarak kendimizi nasıl algılayışımızı belirleyen, gerçekliğimizi üreten bir zemin. Soma’da bu zeminin, iş cinayeti üzerinden sınıfsal çatışmayı görünmez kılma bağlamında etkin olarak eyleme geçtiğini görmek mümkün.
Soma maden faciasının hemen ardından hemen hemen tüm televizyon kanalları olay yerine akın etti ve medya endüstrisi adeta Soma’da geçici bir yerleşke kurdu. Yayınların önemli bir kısmında mağdur bireyler ve onların yakınlarıyla gerçekleştirilen mülakatlarla iş cinayeti adeta bir reality show’a dönüştürüldü. Flash TV’de uzun yıllar kayıp bireyleri bulmak için uğraşan Yalçın Çakır’ın “Gerçeğin Peşinde” programından farklı değildi gördüklerimiz. Tanıklıklar ve aktarılan mağduriyet öyküleri “babasız kalma” motifi üzerinden erkek-egemen bir anlatının yeniden üretilmesine neden olurken, işçilerin eğitim almadan, güvencesiz, düşük ücretlerle madene adeta ölmek üzere gönderilmesine dair pek az şey söylenmiş oldu. Ünlü kişilerin Soma’ya akını ve gerek haber gerekse “charity business” çabaları neticesinde Soma iş cinayeti, ünlülerle bezenmiş bir Survivor adasına dönüşürken, reality show’un izleyiciyi çeken gücü zirve yapmış oldu.
Soma’da akıllarda iz bırakan bir diğer olay ise mühim evlendirici Esra Erol’un, stüdyosunu Soma’ya taşıyarak “milli yas” ilan edilen günlerde Soma’daki kadınlarla canlı yayınlar yapmasıydı. Matemin göstergesi olarak siyahlar içinde giyinen ve “babasız kalmış kızları”, “erkeksiz kalmış kadınları” programına konuk eden Erol, stüdyoda gerçekleştirdiği erkek-egemen performansı facia bölgesine taşımış oldu. Milli yas ilanının ardından stüdyoda yayına kaldığı yerden devam eden Erol, tüm katılımcıların siyah giydiği ve müziğin eşlik etmediği evlendirme ritüellerine devam ediyordu.
Esra Erol’un Soma yayınını, kapitalizmin bir apologia’sı olarak okumak mümkün. Marx’ın ifade etmiş olduğu gibi kapitalizmin gücü, devrimci bir sınıf olan burjuvazinin yaşamakta olduğu krizleri aşmayı başararak, kendini sürekli devrimselleştirmesinden (revolutionize) ileri gelir. Kapitalizmin kendini yeniden ürettiği bu zemin dahilinde medya kritik bir işlev görüyor. Kapitalizmin Soma’da yaşamış olduğu kriz üzerine medya endüstrisi, milliyetçi bir yas söylemiyle iş birliği halinde Soma’ya akın etti ve siyahlar içerisinde sermayenin birikimini sürdürdü. Bu esnada iş cinayeti üzerinden sınıfsal gerilimleri görünmez kılmak için kültürü bir anlam rezervi olarak kullandı ve erkek-egemenliği ile milliyetçiliğin kesişim noktalarında eyleme geçmiş oldu. Milli yasın ardından kriz öncesi düzen adeta yeniden yürürlüğe konuldu ve kapitalizm, kültüre sirayet etmiş milli ve cinsiyetçi önyargıları yeniden üreterek krizden güçlenerek çıkmış oldu.
Bu türden bir kriz aşma stratejisi dahilinde ortaya konan bir diğer performans ise ulus-devletin ritüelleri bağlamında yaşandı. Popüler bir televizyon kanalı, Soma’dan yayın yaptığı esnada Ankara’ya bağlandı. TBMM önünde bekleyen muhabir konuşmaya başladı; milli yas ilan edildiğini, milli yas süresince ülkedeki bayrakların yarıya indirildiğini ancak sadece TBMM’deki bayrağın yarıya indirilmediğini (bu sırada kamera bayrağa zoom yapıyor) çünkü TBMM’deki bayrağın yalnızca 10 Kasım günü yarıya indirildiğini tüm detaylarıyla izleyiciye aktardı. Yasın nedeni olan Soma ile, iş cinayetleri ile, madencilerin ve genel olarak yoksulların olumsuz çalışma ve yaşam koşulları ile herhangi bir bağlantısı bulunmayan bu anlatı, gündelik hayatın sıradan bir detayı denilip geçilemeyecek kadar önemliydi. Soma üzerinden ilan edilen milli yas ile ulus-devletin ritüelleri pekiştirildi; Benedict Anderson’un ifadesiyle “hayali cemiyet”lerin (imagined community) sınırları yeniden üretildi. Birbirlerini tanımadığı halde hayal edilen bir düzlemde ulusu oluşturan bireyler için inşa edilen “ortak acı” vesilesiyle ulus-devletin tahayyül edilen sınırlarının üzeri kalın harflerle çizildi.
Soma faciası, iş cinayetlerinin enine boyuna tartışıldığı, vahşi kapitalizmi ve sınıfsal hiyerarşileri görünür kılacak bir süreçle değil, ulus-devletin ritüellerinin tanıdık hale getirildiği söylemlerle taçlanmış oldu. Öyle ki bizler bundan böyle iş cinayetlerinin trajik boyutları yerine, milli yas ilan edilen günlerde hangi bayrakların yarıya indirildiği gibi faciayla ilgisiz pek detayları bilir hale geldik. “Babasız ve kocasız kalma” üzerinden geliştirilen erkek-egemen anlatı ise kadınların erkeksiz bir halde nasıl güçten düştükleri üzerine odaklanırken, onları güçten düşüren ve hayatta kalmak için bir erkeğin varlığına mecbur eden erkek-egemen ve neoliberal düzenin pratiklerine dair herhangi bir öneride bulunmuyordu.
Medya, gündelik hayatın önemsiz sayılan detayları neticesinde bireylerin mutsuzluklarının sürmesi ve toplumsal trajedilerin eleştiriye mahal verilmeden yönetilmesi için oldukça kilit bir rol üstlenmekte. Medya, kapitalizmin erkek-egemenliği ve milliyetçilikle işbirliği için uygun bir zemin hazırlayan oldukça kilit işleve sahip. Soma’yı daha iyi okumamız ve onun da ötesinde daha iyi bir yaşam için bu zemine eleştirel yaklaşmamız ve birbirinden farklı gibi görünen ancak yakından ilişkili olan sınıfsal, milli ve toplumsal cinsiyete dair anlatıları görünür kılmamız şart…


Görsel: http://www.deviantart.com/art/Reality-TV-Show-TLK-90885749