Yaklaşık 10 seneden fazla bir süredir televizyonlarda izleyiciyle buluşan futbol tartışma programı Telegol, son birkaç aydır adından sıkça söz ettirdi. 6 Şubat 2011’de Galatasaray’ın yeni stadı Türk Telekom Arena’da Eskişehirspor ile oynadığı maçta tribünde 11 yaşındaki taraftar Batuhan Sağır’ın başına isabet eden bira şişesi, daha sonra Fenerbahçe’yle oynanan derbi maçında rakip takım kalecisi Volkan Demirel’in kafasını sıyıran rakı şişesi ve Galatasaray futbol takımının bu sezon gösterdiği kötü performans, programın son iki aylık dönemdeki temel tartışma maddeleri halindeydi. Bu dönemde Telegol yorumcuları Serhat Ulueren, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Gökmen Özdenak ve Ziya Şengül, yıllarca izlenen bu popüler programda yaptıkları yorumlarla çeşitli eleştiriler aldılar. Son olarak 4 Nisan tarihinde televizyon binasını basan alkollü Galatasaray taraftarları ile bina güvenlik görevlileri arasında arbede yaşandı ve 6 taraftar “hakaret ve mala zarar vermek” suçlamasıyla adliyeye sevk edildi.
1 Nisan 2011 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe giren Sporda Şiddet Kanunu, isminden de anlaşılacağı üzere taraftarların saha içi veya dışında dahil oldukları şiddet eylemleri için 3 aydan 1 yıla kadar, sözlü taciz ve küfür olayları için de “şikayet aranmaksızın” 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası öngörüyor. Yine günümüzün gittikçe “modernleşen” stadyumlarında “suçluları” tespit etmek amacıyla kameralar ile yaygın bir gözetim mekanizması kurulması ve taraftarların kimliklerinin tek bir elde toplanabileceği bir sistem oluşturmak adına “elektronik bilet” uygulamasına geçilmesi de gündemde. Öyle gözüküyor ki stadyumlar, mobese kameralarıyla her dakikası gözetlenen şehirden izole mekanlar olmaktan çıkacak ve Foucault’nun tabiriyle sürekli gozetimin mevcut olduğu, taraftarı oto-kontrol refleksi geliştirmeye iten binlerce kamera-gözle örülü bir hapishane modeli olan “panopticon”a dönüşecekler. Doğrusu, Jeremy Bentham’in daire şeklinde ortasında her hücreyi düzenleyen bir gardiyan kulesi bulunan bu hapishane düşüncesi, yassı bir dikdörtgeni andıran stadyumlar için de oldukça uygun bir fikir. Fakat işin kaçınılmaz yanı şu ki insanlar, bir yandan her anlarının gözetlenmesinden rahatsızlık duyarken, şiddet olaylarının önlenmesi adına gözetlenmeyi bir mecburiyet olarak görüyorlar. Günümüzde Süper Lig futbol maçlarının yayımında tekel olan ve bunu 2010 senesinde 321 milyon dolar vererek kazandığı ihaleyle sabit kılan LigTv’nin, saha içindeki futbolcuların alınlarından akan ter damlacıklarına kadar gösteren “High Definition” kameraları ve tepeden saha ortasında inerek televizyon izleyicisini maçın içine sokarak bir simülasyon yaşatan “örümcek” kameralarının yanında bir de, saha içi ve dışı “şiddeti” önlemek için belki yüzlercesi yerleştirilmesi düşünülen kamera-gözler, ligimizi şenlendirmek, modernleştirmek, futbolu arındırmak ve temizlemek için var olduğunu iddia ediyor.
Bir Sembolik Şiddet Aracı Olarak Evrilen Futbol
Tabii sorun tam da şiddet kavramı üzerinde kendini belli belirsiz gösteren yanılsamada yatıyor: Şiddet olgusunun yalnızca “fiziksel” boyutuyla ele alındığı bir algı evreninde, onun sembolik formlarını gözden kaçırmak oldukça normalleşmiş bir davranış. Bourdieu’ya göre sembolik şiddet gücünü, uygulayanın ve uygulananın ondan habersizliğinden almaktadır ve amacı, var olan toplumsal hiyerarşileri meşru kılmaktır. 1994 senesinde 7.2 milyon dolarla başlayan Süper Lig maçları ihale yolculuğu 2011 senesinde 321 milyon dolara ulaştı ve karşılığında seyirciye parası karşılığında daha iyi ve net görüntüler, yine biraz daha fazla para karşılığında HD izleme keyfi ve son olarak da örümcek kameralar verdi. Bunun dışında sahada olan biten “nesnel gerçeklik”, yani futbol oyunu aynı kaldı; belki kaleciye geri pas, altın gol vs. gibi birkaç kural yenilendi, yurtdışından bazı yetenekli oyuncular transfer edildi ama yine de, izleyicinin bir futbol maçını tüketmesinden aldığı haz noktasında, sözünü ettiğim birkaç teknoloji hüneri dışında 314 milyon dolarlık bir iyileşme olmadı.
Öte yandan daha geçtiğimiz aylarda internetten korsan LigTv yayını yapan Blogspot.com’a erişim Digiturk’un başvurusu sonucu engellendi ve ne olursa olsun futbol maçı izleme eyleminin toplumsal “lüks” bir tüketim maddesi olduğu gerçeği bir kez daha vurgulanmış oldu. Gerek ekonomik durumundan ötürü gerekse başka nedenlerden insanların Digiturk aboneliği satın almayı tercih etmediği veya edemediği bu durum, “fiziksel” olmayan şiddetin “sembolik” bir formda ne derece yürürlükte olduğunu gösteriyor. Öyle ki blogspot’a erişimin engellenmesinden sadece futbol izleyicisi değil, olayla alakasız milyonlarca kullanıcı etkileniyor ve bütün bu yasaklama eylemi, Digiturk’un 321 milyon dolar gibi oldukça ciddi bir ücret ödediği dolayısıyla korsan yayınları “hukuken” erişime engellemeye “hakkı” olduğu şeklinde meşrulaştırılıyor. Sonuç olarak, kapitalist bir market ilişkisinin tekelindeki “lüks” bir tüketim maddesi olarak sivrilen futbolu “satın almamakta” direnen seyirciler, kendini “Türk futboluna” hizmet etmekle meşrulaştıran bir dinamiğin uyguladığı sembolik şiddetin öznesi haline geliyorlar.
Alternatif Bir Söylem Üretici Alan Olarak Telegol
İşte tam bu noktada Telegol programının varlığı dikkat çekici. Telegol, futbolda bir tekel olan LigTv’ye ve onun futbol yorum programı “Maraton”a erişimi olmayan futbol seyircisi için, en kuvvetli alternatif oldu. NTV’deki “Yüzde Yüz Futbol” ve TRT 1’deki “Stadyum” gibi yılların futbol yorum programları arasından, son dönemde sansasyon yaratan yayınlarıyla sıyrılmış ve bir medya fenomeni haline gelmiş durumda. İngilizce’de “mass culture” denilen, bir popüler kültür örneği olarak Telegol’un varlığı, az önce değindiğim sembolik şiddetten nasibini alıp izleyemediği maç sonrası “bedava” yayına koşuşan milyonları ekran karşısına çekmeyi başardı. Bu program ve beraberinde getirdiği tartışmalar ışığında birbiriyle bağlantılı şu noktaları vurgulayacağım: Sembolik şiddetle alakalı olarak, futbol üzerine “söylem” üretme alanı olan tartışma programları ile, bir popüler kültür öğesi olarak Telegol’un taraf teşkil ettiği antagonizma ve 2010 ihalesi sonrasında yayıncı kuruluş LigTv tarafından dillere pelesenk olan “marka değeri” söylemine meydan okunması durumu ve bu durumun futbol seyircisiyle olan ilişkisi.
Telegol programının yapımcısı ve sunucusu Serhat Ulueren, 2010/2011 sezonu başlarken, uzun yıllar LigTv’de yorumculuk yapan ancak 321 milyon dolarlık ihaleden sonra tabiri caizse “kovulan” Erman Toroğlu’yu yayın kadrosuna kattı. Toroğlu’nun açıklamalarına göre kendisi, yeni dönemde amacı “futbolun marka değerini yükseltmek olan” ve bundan ötürü çatışmasız, polemiksiz, istikrarlı bir futbol ortamına geçiş yapmak isteyen Digiturk’un yeni dönem planlarında düşünülmüyordu. Öyle ki sık sık “belden aşağı” vurmasıyla, “kahve ağzı” muhabbetleriyle, futbol hakemlerine ve kulüp yöneticilerine acımasızca eleştirileriyle tanınan Toroglu’nun kovulması, 321 milyon dolarlık yatırımını, tüketiciye alımlı göstererek onu başarıyla satmayı hedefleyen bir şirketin, marketteki istikrarı korumaya yönelik bir hamlesi olarak algılanabilir. Bu durumda LigTv, “marka değerini artırmak” amacıyla, sadece az önce değindiğim görüntü teknolojisi vs. gibi düzenlemeler yapmakla yetinmedi, futbol üzerine “söylem” üretecek bir takım teknolojilere de yatırım yaptı: Maraton programının yapımcısı Şansal Büyüka, Maçların taktiksel yorumları için Turkiye’nin meşhur futbol duayeni Mustafa Denizli’yi ve hakem kararlarının “objektif” analizi için dünyanın gelmiş geçmiş en iyi üç hakeminden biri olan Markus Merk’i kadrosuna kattı. Bu esnada Mustafa Denizli maçları salt taktiksel olarak yorumlarken ve Markus Merk, Telegol yorumcularının iddia ettiği üzere futbolun marka değerini düşürmemek için hakem hatalarını meşru kılmaya uğraşırken, Erman Toroğlu, futbol kamuoyunda polemik deyince akla ilk gelen ilk isim olan Ahmet Çakar ile Serhat Ulueren yönetimindeki Telegol programında buluştu ve üçlü, tabiri caizse “oyunu bozmaya” başladı.
Yeni yayın ihalesiyle birlikte maç sonrası basın toplantılarında, LigTv dışında kimsenin görüntü almasına ve futbolcularla röportaj yapmasına izin verilmiyordu ve bu tutum Futbol Federasyonu tarafından da desteklenmişti. Önce, maç sonrası stad dışında sağa sola çılgınca röportaj yapmak için koşuşturan Telegol muhabirleri gördük. 3G ile yapılan kısıtlı yayınlarda kimi zaman ses geç gidiyor, görüntü donuyor, kimi zaman işgüzar muhabir kulaklığı teknik direktörün yahut oyuncunun kulağına tutuşturuyor ve büyük bir eforla stüdyodan gelen sorularla onları muhatap ediyordu. Yayın arabasıyla maç çıkışı üç büyük takımın tesislerine yetişen muhabir yeri geliyor koşarak, nefes nefese takımdaki son gelişmeleri paylaşmaya gayret ediyordu. Bazen bir taraftar ordusu muhabirin etrafını sarıyor ve kimi televizyona çıkıyor olmanın sevinciyle sevdiklerine el sallarken kimisi ise tuttuğu takımın yenilmiş olmasının hüznü ve siniriyle yönetimi istifaya çağırırken görüntüleniyordu. Popüler kültürün kendini ifade etme imkanı bulduğu tam olarak karnavalesk bir ortam icra ediliyordu televizyon ekranlarında.
Bu esnada en çarpıcı olaylardan biri Telegol stüdyolarında gerçekleşti. LigTv’nin maçın özet görüntülerini, maçların bitiminden en az iki gün sonra satacağını açıklamasıyla futbol programları sıkıntılı günler yaşıyordu çünkü bu ülkede bir program, elbette ki “tartışmalı pozisyonlar” olmadan icra edilemezdi. Tam bu noktada Serhat Ulueren animasyon teknolojisini devreye soktu; Telegol 2010/2011 sezonunun ilk programında tartışmalı pozisyonları animasyon şeklinde seyirciye vererek sözü yorumcularına bıraktı. Ancak bu durum sadece bir program sürebildi; LigTv’nin başvurusu üzerine RTÜK kanalı uyardı ve görüntü hakkının yayıncı kuruluşta olması sebebiyle “animasyonların” dahi yapılamayacağını kesin bir dille ifade etti. Bunun üzerine uslanmayan Ulueren ve tayfası, stüdyoya getirdikleri topla, tuvalet kâğıdıyla çizdikleri saha çizgileriyle, pozisyonları yerlerinden kalkarak kendileri canlandırmaya başladılar ve böylece başka bir karnavalesk ortam meydana gelmiş oldu. Bu esnada Ulueren, Toroğlu, Çakar, Özdenak ve Şengül’ü ayakta top oynarken gören futbol seyircisi için Telegol, bir futbol tartışma programında çok daha fazla birşeyi ifade etmeye başladı: Gösteri’ye dönüşen bir futbol söylemini, bir eğlenceyi. Futbol hakkında taktik bilminin zirvesinde dolaşan Rıdvan Dilmen ve Mustafa Denizli, ekran karşısında aristokrat ifadesiyle duran ancak basına sızan kamera arkası görüntülerinde küfür ederek şaşırtan Güntekin Onay, futbol felsefesinin kıyısından geçen yorumlarıyla Haşmet Babaoğlu gibi “ciddi” yorumcuların yanında Telegol yorumcuları, ekranda küfretmekten, saldırmaktan, polemik yaratmaktan çekinmeyen ve bunun için kılıktan kılığa giren kimseler olarak güncel futbol söylem habitusunda kendilerine bir yer açtılar.
Futbol Medyasında Popüler Bir Öteki
Derken, bu noktada “temiz futbol – kirli futbol” tartışması ile, buradan ortaya çıkan antagonizma ağızdan ağıza yayılmaya başladı. Bu tartışmanın takip edilmesi açısından Ekşisözlük önemli bir alan sunuyor. Program üzerine yazılan 1000’in üzerine yorumdan kimi programı “Türkiye’nin en iyi tiyatrosu” olarak tanımladı, kimi “yaşanılan güzel ve komik diyaloglardan” örnekler sundu, kimi “futbol toplumun afyonuysa telegol torbacıdır” dedi, kimi ise programın “televizyonun çirkef yüzü” olduğunu iddia etti. Bu sırada, 3 Nisan 2011 tarihli programda, Galatasaray-Eskişehirspor maçında tribünlerden atılan bira şişesi sonucu başı yarılan Batuhan Sağır’in evinde aileyle röportaj yapıldı ve yorumcular, Galatasaraylı bir grup taraftarın kanalı basmasıyla sonuçlanacak o akşam Batuhan’a yardım etmediğini iddia ettikleri kulüp yönetimini çok sert bir dille eleştirdiler. Diğer yandan “reyting” uğruna küçük bir çocuğun üzerinden duygu sömürüsü yapıldığı ve Telegol’ün bu açıdan “bayağı” bir program olduğu şeklinde olayı okuyanlar oldu. Onlara göre Telegol, “Türkiye’nin ve hatta dünyanın en gereksiz ve boş” programıydı ve “doğru düzgün” futbol konuşulmayan, işleri güçleri olay çıkarmak olan üç beş yorumcunun başını çektiği bu yayın “gazetecilik anlayışından nefret ettiriyordu.” Öyle ki “bunu seven, AKP’yi de sevdi” şeklinde yorumlarla olayı politik bir boyuta taşıyanlar dahi vardı. Bu noktada tartışma tam olarak düşmanca bir ikilik şeklinde yeniden evrildi: İlerici ve “doğru düzgün” futbol söylemcileri için Telegol, hiyerarşik olarak daha aşağıda konumlandırdıkları “ötekiyi” yani, “popüler kültürü” simgeliyordu. Belki de yıllarca “ötekileştirilmiş” bir sessiz çoğunluğun sözcülüğünü yapan bir kitle partisi olarak AKP ile kurulan alegorik bağlantı, bu benzeşmeden ileri gelmekteydi. İyi, doğru, temiz, çatışmasız futboldan yana pozisyon alanlar için Telegol, televizyonun “yüz karası” bir öge idi ve varlığı, futbol üzerinden gerçekleştirilen özcü ve elitist söylemler için oldukça uygun bir performans alanı açıyordu.
Beş erkeğin bir araya geldiği bir yayın olarak Telegol’ün, belden aşağı esprileriyle heteroseksizmin ve homofobinin yeniden üretildiği bir yayın olduğunda hiç şüphe yok. Nihayetinde popüler kültürün medyadaki bir yansıması olarak bu programın, bu anlamda futbol üzerinden yeniden üretilen erkeklik algısıyla yoğurulmuş toplumsal dinamiklere karşı bir duruş sergilemesi söz konusu bile değil. Ancak olayı, toplumsal “ahlak” algısı ve market ilişkileri açısından ele alacak olursak Telegol, bu alanlarda ciddi anlamda “oyunu bozan” bir hüviyette. Bu yazının amacı, bahsi edilen televizyon programına güzelleme yapmak değil; günümüzde bir meta-anlatı olarak “marka değeri” söylemi eşliğinde futbol seyrimize eşlik eden temiz futbol olgusunu bu denli problematize eden bu programın, nasıl olup da yoğun bir şekilde takip edildiğinin, yalnızca sınıfsal açıdan bir analizini yapmak. Başına gelen bira şişesi sonucu kafatası yarılan bir çocuğu yayına çıkarıp, oldukça grotesk ve grafik bir üslupla “Galatasaray kulübünün ihmali sonucu beyni gözüken bir masum” olarak yansıtan program, tamamen bir ütopya olan “temiz ve saf futbol” peşinde koşan ve belki de tam bu yüzden zaten kirli olan futbolun pisliğine ve süregelen görünmez sembolik şiddete gözünü kapamayı tercih eden özcü bir kitlenin rahatını kaçırdı ve onların, tekelci market ilişkileriyle örtüşen “tutucu-ahlakçı” statükosunu gözler önüne serdi. Öte yandan çatışma ve istikrarsızlık ortamı yaratarak futbol üzerine söylem üreten “kaotik” üslubuyla öne çıkan Telegol, bir popüler kültür fenomeni haline gelerek çabasını kapitale dönüştürebildi ve bunu, kapitalist bir tekel görünümündeki Ligtv’nin izlediği tam tersi yoldan gerçekleştirmeyi başardı. Pekala, Telegol’ün bu denli tartışma yaratması, milyonların izlediği bir gösteri halini almasının altında yatan esas etken ne idi?
“Futbolun Marka Değeri” Kimin Umrunda?
Sonuç olarak, Telegol’ün “çirkef” bir yapım olarak değerlendirilmesi tutumu ile LigTv tekeli ve beraberinde getirdiği “futbolun marka değeri” söylemi arasında önemli bir bağlantı olduğunu söylemekte yarar var. Futbolun marka değerini fetişize etmek ve polemiksiz, çatışmasız, temiz, saf futbol ütopyasının peşinden gitmek aslında tam olarak da kapitalist bir sömürü dinamiğini yeniden üretmeye yarıyor çünkü, 321 milyon dolarlık bir yatırımın, esasında futbol seyircisini özgürleştirmekten ziyade ne kadar totalize ettiğini ve sembolik yollarla uyguladığı şiddeti görünmez kılıyor. Alt ve alt-orta sınıfın, gelir skalasını yoğunlukla işgal ettiği bir sınıfsal düzleme sahip olan Turkiye’de, futbol izleyerek alacağı haz ile arasına kapital-bağımlı bir ilişki giren ve futbolun marka değeriyle ilgilenmeyen milyonlarca insanın yarattığı tepkisellikle Telegol’ün reytinglerinin artması, parasal bir münasebetin ortadan kalktığı “bedava”, yani karşılıksız bir gösteri ve eğlence programı olarak Telegol’un erkek-egemen seyirciye sunduğu o grafik ve kaotik seyir “hazzından” ileri geliyor olması muhtemel. Sahada oynayan 22 futbolcu, ortalarında bir hakem, atılan veya kaçan goller ve üç ihtimalli bir seyir olarak futbol oyunu nesnel bir gerçeklik ve bu gerçeklik doğrultusunda alt veya alt-orta sınıf izleyici için bir maçın değeri bugün, 7 milyon dolardan 321 milyon dolara çıkmış değil. Bu yüzdendir ki futbol izleyicisinin bu objektif gerçeklikten alacağı hazzı artıracağını iddia eden marka değeri söylemi, sadece ama sadece Süper Lig’de mücadele eden futbol kulüplerini, onların üst sınıf yöneticilerini, kulüpler arasındaki “3 büyukler ve diğerleri” şeklinde mevcut olan hiyerarşiyi  ve büyük küçük her kulübün yatırımları olan kapitalist girişimlerin gücünü yeniden üretiyor. Futbol nesnel bir gerçeklik halinde var olmaya devam ederken ve kulüpler, yayın ihalesinden gelen pay ile futbolu ne kadar güzelleştirdigi sorguya açık yüzlerce futbolcu ithal eder, yatırımlarla kulüp gelirlerini artırmaya çabalarken, seyirciden beklenen lüks bir tüketim maddesi haline gelen futbolu, korsan gibi yanlış yollara sapmadan tüketmeye devam etmesi oluyor ve seyirciyi futbola parasal açıdan bağımlı hale getiren bu ilişki, esasında seyircinin ilişki kurduğu futbolun nesnel gerçekliğiyle hiçbir alakası olmayan ve tamamen kapitalist market ilişkilerini yeniden üretmeye yönelik “marka değeri” söylemiyle meşru kılınmaya çalışılıyor. Bundan dolayıdır ki muhtemelen, LigTv hegemonyasına direnç gösteren Telegol’un reytingleri, “masum” bir çocuk üzerinden yapılan duygu sömürüsünden öte, tam olarak da bu marka değeri fetişizmini bozan bir söylem tutturmasından ve bu açıdan popüler kültür ile empati kurabilmesinden ileri geliyor.