Podcast’i dinlemek için: https://anchor.fm/cultpost/episodes/Kurak-Gnler-Ktcl-Bir-teki-Olarak-Tarann-Temsili-e2544ql
CultPost’un yedinci bölümünden herkese merhabalar. En son 9 Mayıs tarihinde yayınladığım bir bölümle sizlerle birlikte olmuştum. Neredeyse bir aylık bir aradan sonra tekrar bir yayın yapma imkanım oldu. Bu süre zarfında bildiğiniz gibi ülkemizde iki turdan oluşan seçimler vardı, gündem daha çok bununla meşguldü, ben de bu arada hafif bir rahatsızlık geçirdiğim için sesimi bir süre düzgün bir şekilde kullanamadım, dolayısıyla böyle bir boşluk söz konusu oldu. Evet, kaldığımız yerden devam ediyoruz, en sonki bölümde marka aktivizmi üzerine konuşmuştum, en son yayınlanan kitabım üzerine, onu tanımlayıcı bir yayın olmuştu. Bugün ise tekrardan bir filmi yorumlayacağım, Emin Alper’in Kurak Günler filmini…
Filmi baştan sona özetlemeyeceğim, zaten bu yayını dinleyenlerin filmi izlemiş olarak geldiklerini düşünüyorum, dolayısıyla sizleri tekrar bazı detaylarla sıkmaya gerek yok diye düşünüyorum. Şimdiye kadar pek çok kişi, eleştirmen, izleyici film hakkında görüş belirtti, özellikle filmin bir toplum eleştirisi, daha da spesifik olarak bir taşra eleştirisi gerçekleştirdiği yönünde yorumlar yapıldı. Bu eleştirinin farklı kültürel ve politik boyutları ele alındı. Filmle ilgili bütün bu filmin sağladığı bakış açılarından daha farklı, daha geniş sosyolojik ve politik bir perspektiften konuya yaklaşmak istiyorum. Bunun için de merkez-taşra ikiliği gibi bir kavrama referans vereceğim. Kurak Günler bir taşra anlatısı. Filmdeki otomobillerin plakalarından anladığım kadarıyla Kayseri’de Yanıklar köyü diye bir mekanda geçiyor, köyün adı kurgusal sanırım. Filmde önemli bir yer tutan Obruk metaforu var, kuraklıktan kaynaklanan bir doğa olayı olarak obruklar oluşuyor bildiğiniz gibi, İç Anadolu bölgesinde, özellikle de Konya civarında. Dolayısıyla filmin, İç Anadolu’nun kırsal bir bölgesinde, bir köyde geçtiğini söyleyebiliriz. Tabi bu mekanın aynı zamanda toplumsal ve politik bir arkaplanı da var. Bu bölgenin yerel yöneticileri var, bir belediye başkanı, Selim bey, Selim bey köye su geçirmek için bir proje hazırlıyor ancak bu proje aslında bölgeye zarar verecek bir proje, dolayısıyla mahkeme tarafından durdurulmuş, bir şekilde bunu aşmaya çalışıyorlar. Aslında filmdeki temel çatışma dinamiği bunu etrafında şekilleniyor, bu projeye destek olanlar, yöreyi su ile kalkındırmak isteyenler, diğer yandan ise bunun yöreye daha da zarar vereceğini düşünerek projeye karşı çıkanlar. Hikayenin baş karakteri Emre, genç ve mesleğe yeni başlamış, deneyimsiz bir savcı olarak kendisini böylesine bir çatışmanın ortasında buluyor. Onun bu projeye eleştirel bir tavır alması için yönlendirmeye çalışan bir de yerel gazeteci var, Murat. Murat, Emre’ye birtakım gizlenmiş iddialardan söz ederek, olayın gerçek yüzünü göstermeye çalışırken, Emre bir anda kendisini bambaşka bir olayın içinde buluyor, Selim Bey’in oğlunun daveti üzerine onun evine gidiyor, orada yiyorlar, içiyorlar, ortamda yoğun bir alkol kullanımı söz konusu oluyor, bunun üzerine Emre kendisini kaybediyor, o sırada Pekmez isimli bir kız çocuğu var, yetişkin bir yaşta olmadığı belli olan bir kişi ve bir tecavüz gündeme geliyor, Emre de bunu ertesi gün savcı olarak çağrıldığı hastaneye giderken öğreniyor, bu şekilde anlatıda ilerliyoruz. Dolayısıyla tecavüz ve yerel yöneticilerin proje meselesi taşrada gerçekleşmekte olan iki ayrı travmayı ve felaketi izleyiciye açmış oluyor ve taşraya dair belirli bir anlamı pekiştiriyor, taşra erkek egemen bir kültürün hakim olduğu, kadına yönelik şiddetin gerçekleştiği, homofobik, yerel yöneticilerin milli ve manevi değerler adı altında aslında kendi menfaatlerini yürüttükleri, halkın herhangi bir itirazda bulunmadığı, yani yeterince farkındalık sahibi olmadığı, hakim kadın karakteri gibi hukuk insanlarının dahi tırnak içinde ayartildiği, hatta filmin başındaki sahnelerde görüldüğü gibi hayvan katletmeyi bir zevk olarak gören, turcu militarist bir şiddet kültürünün mekanı olarak tanımlanmış oluyor. Aslında bence izleyiciye aktarmak istediği taşra eleştirisi bu şekilde özetlenebilir.
Bütün bunlar yanlıştır, filmdeki taşra eleştirisi geçersizdir, taşra böyle bir yer değildir demeyeceğim. Mutlaka isabetli birtakım eleştiriler vardır. Ancak bence buradaki temel sorun şu, bu eleştiri yapılırken taşra, mutlak olarak kötücül ve suçlu bir öteki olarak temsil ediliyor. İşte burada tam olarak merkez-taşra ikiliği üzerinden ilerleyen bir ulusal alegori var. Türkiye’nin en önemli sosyal bilimcilerinden biri olan, 2017 yılında vefat eden Şerif Mardin’in 1973 yılında yazmış olduğu “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics” başlıklı bir makalesi var. Bu makale sosyal bilimler alanında çok fazla atıf almış, başvurulan bir metin. Çok basit bir şekilde Şerif Mardin, geç Osmanlı döneminden itibaren, Cumhuriyet dönemiyle devam eden süreçte temel politik ayrımların merkez ve taşra ikiliğinde gerçekleştiğini anlatıyor. Bu dönemde merkez, Cumhuriyetçi elitlerin temsil ettiği, Batılı bir modernleşmeyi savunan, seküler ve Türk kimliğinde bir politik ve onun temsil ettiği kitle olarak bir sosyal sınıftan oluşuyor. Periphery yani taşra ise modernleşme projesinin hedefi olan, modernleştirilmek istenen ve buna kimliği itibariyle bir ölçüde direnç gösteren taşralı siyasal ve toplumsal kimliklere işaret ediyor. Yani temel olarak İslami bir kimlik ve yaşam tarzı üzerinden kendini tanımlayan bir sosyal sınıf ve bir ölçüde de Kürtler. Merkez – taşra ayrımı, politik ve sosyolojik bir ayrım olduğu gibi aynı zamanda elbette coğrafi de bir ayrım. Taşranın merkezden uzaklığı, bu bölgelere devlet otoritesinin ve devletin resmi ideolojisinin etki etmesi noktasında bir handikap oluşturuyor. Buna rağmen taşra gözden çıkarılan bir öteki değil, mutlaka ulaşılmak istenen, hani bir şiir vardır ya, “orada bir köy var uzakta, gitmesek de kalmasak da o köy bizim köyümüzdür” gibi, henüz ona ulaşıp dönüştürememiş olsak da taşrayı sahiplenici bir üsluptan söz edebiliriz. Erken cumhuriyet döneminde yazılan pek çok romanın temel sorunsalı budur aslında, Yakup Kadri’nin “Yaban” veya Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanlarını düşünebilirsiniz; merkezden taşraya giderek cumhuriyetin modernleşme projesini gerçekleştirmeye çalışan ve bu sırada birçok engellemeyle, sorunlarla ve çelişkilerle mücadele etmek zorunda kalan “Aydın” karakterler… Merkez-taşra arasındaki bu çatışma hali, Şerif Mardin’in de ifade ettiği gibi, çok partili hayatta CHP-Demokrat Parti ikiliğiyle devam ediyor, CHP merkezi temsil ederken, DP daha çok taşranın sözcüsü oluyor. Kurak Günler’de de bu anlatı olduğu gibi mevcut diyebiliriz; zaten anlatının bir yerinde bir seçim gündemi olduğunu görüyoruz, dolayısıyla açıkça belirtilmese bile taşralı yerel yöneticilerin taşralı milliyetçi-muhafazakar kimliğini, Emre’nin ise merkezden gelen modernleşmeci seküler bir aydın kimliğini temsil ettiğini belirtmemiz mümkün.
İşte tam bu bağlamda düşünecek olursak son yıllarda sinemamızda benzer bir yaklaşımla ele alındığını görebiliyoruz. Bunun en bariz örneklerinden bir tanesi belki Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmidir, orada da bir savcı karakteri var ve iki film arasında benzerlikler olduğu zaten yorumlanıyor. Bu filmlerde ortak şöyle bir anlatı var, merkezden taşraya giden ve devlet otoritesini temsil eden aydın figürlerin yozlaşması ve taşra tarafından etkisiz hale getirilerek taşranın çıkarcı, erkek-egemen, şiddet kültürünün hüküm sürdüğü hakimiyetinin devam ettirilmesi. Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt, Araf gibi filmleri, taşranın bir cinsel şiddet mekanı olması. Veya 2015 yapımı Deniz Gamze Ergüven’in Mustang filmi, benzer motifler içeriyor. Haluk Bilginer’in başrolde oynadığı Şahsiyet dizisini düşünebilirsiniz, Kambura diye kurgusal bir taşra mekanında gerçekleşen bir dizi şiddet olayının nasıl sistematik bir şekilde gizlendiğini anlatıyor. Hatta orada da bunları ortaya çıkarmaya çalışan cesaretli bir gazeteci figürü var, Kurak Günler’deki gazeteciye çok benzeyen bir karakter, gazetecilik mesleği üzerinden biraz daha sorgulayıcı bir karakter kurgulanıyor. Bütün bu anlatılarda taşra, kötücül ve suçlu bir öteki olarak temsil ediliyor. Bu anlatılar, merkezde konumlanan ve taşraya bakan, onun “gelişimiyle” ilgilenen, kültürel ve ekonomik sermayesi olan, entelektüel derinliği olan aydın figürlerin, adeta bir hayal kırıklığını, vazgeçişini ve bir hüsranını anlatıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, bunlar tamamen geçersiz eleştiriler mi, hayır elbette değil, mutlaka birtakım önemli gözlemler içeriyor bütün bu anlatılar. Ama suna dikkat çekmek istiyorum; taşranın kötücül ötekiliğinin geçtiğimiz yıllarda bu kadar benzer şekillerde temsil edilmesi de bir sorun olarak düşünülebilir. Bütün bu filmler, taşrayı steryotipikleştiriyor olabilir, yani taşralı kimliğe ve taşra deneyimine dair içerden, sahici ve organik bir temsil gerçekleştirmek yerine, onu merkezi bir bakış açısıyla, steryotipik bir şekilde ele alıyor olabilir.
Bunun yerine ne yapılabilir? Taşra her zaman kötücül olmayabilir, merkezden taşraya giden insanlar her zaman “aydın” işlevinde olmayabilirler, taşra sadece anadoluyla ilişkilendirilecek bir coğrafi alan değil artık, 40 senedir İstanbul’a, büyük şehirlere, merkeze taşınan bir taşra var, bu alandaki taşralı kimlikler, taşradan gelen insanların sadece potansiyel kötücüllükleri değil, sınıfsal, kültürel dışlanmışlıkları, kentsel alanda marjinalleşmelerine bakılabilir. Taşra şeklinde coğrafi olarak işaretlediğimiz Anadolu da Şerif Mardin’in 70’li yıllarda yazdığı dönemdeki kadar “az gelişmiş” ve modernleşmeden “uzak” değil; taşranın da önemli ölçüde modernizasyon yaşadığını gözlemleyebiliyoruz. Dolayısıyla, merkez-taşra ikiliğinde bu denli keskin ayrımların çizilmesi yerine, yeni merkezlerin, taşraların veya bu olgular arasındaki geçişkenliklerin temsili daha farklı etkili film anlatılarına yön verebilir diye düşünüyorum. Bence Emin Alper’in bu yönde oldukça etkili anlatıları oldu, mesela Tepenin Ardı benim çok etkilendiğim bir film, Kurak Günler’den daha bariz politik göndermeler var ve taşrayı steryotipikleştirebiliyor, ama Tepenin Ardı, ben ve öteki, düşmanlaştırma gibi olgular üzerine çok daha evrensel bir anlatıydı bence. Aynı şekilde Abluka, bir kentsel dışlanma deneyimi ve alanı üzerinden çok derinlikli bir politik alegoriydi. Kurak Günler de yönetmenin önceki filmlerinde karşılaştığımız sorunşallara değiniyor, bu açıdan oldukça önemli ama, bahsetmiş olduğum gibi, merkez-taşra ikiliğini fazla belirgin bir şekilde vurgulaması açısından steryotipleştirme tehlikesine düşüyor diye yorumluyorum.
Evet, Kurak Günler filmi üzerinden bir merkez-taşra tartışması yapmaya çalıştım ve filmin günümüz Türkiyesi’nde konumlandığı politik bir sosyolojik arkplana dair bazı yorumlarımı paylaştım sizlerle. Zaman ayırıp dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Önümüzdeki hafta başka bir yayınla buluşmak dileğiyle, sevgilerle.